Biz insanlar sosyal varlıklarız ve bir arada yaşamaya muhtaç durumdayız. Bir arada yaşamanın getirdiği zorlukları engellemek ve ortak bir paydada buluşmak için toplum kuralları geliştirmişiz. İsteklerin ertelenmesi veya ifade edilmesinde, problemlerin çözülmesinde, çatışmaların yönetilmesinde bu kurallar kullanılır.
Bu kurallar genelde 0-6 yaş arasında aile içinde öğretilir. Çocuk bazen kopya ederek, bazen ailesinin konuşmalarından öğrenerek, bazen gözlemleyerek, bazen de utandırılarak bu kuralları kavrar. Küçük yaşlarda uyulmayan toplum kuralları yaş gereği hoş görülebilir. Hatta eğlenceli bile gelir. Yemeğini eliyle yiyen bir bebek “sevimli maskara” olarak algılanabilir. Ancak 9 yaşında bir çocuğun yemeği eliyle yemesi uygunsuz bir davranıştır. Bu nedenle 0-5 yaş arasında yaşama yeni atılan yavruyu, toplum kurallarına hazırlamak ailenin en önemli görevidir.
Aile kendi görgüsü, kültürü, bilgisiyle çocuğun istenmeyen davranışlarına müdahale eder ve çocuğunu topluma karışmaya hazırlar. Topluma katılmaya başlandığı okul yaşantısında ise aileden alınan bu görgü kuralları kullanılmaya başlanır. Ancak aile ortamında kazanılmayan bazı toplumsal beceriler yeni girilen sosyal ortamda sorunlar olarak karşısına çıkar. Söz keserek konuşmak, öfkesini kontrol edememek, istekleri yerine gelmediğinde uyumsuzluk çıkarmak, yalnızca sevdiği işleri yapmaya odaklanmak gibi sınıf içinde en çok karşılaşılan problemler aslında ailede verilen eğitim ile minimuma indirilebilir.

Eğitim ortamında bu kurallar anlatılsa dahi öğrenciler sözel yolla anlatılan bilgileri uygulamakta bazen âtıl kalır. Üstüne bir de ailede bu beceriler kazanılmadıysa öğrenciyi hem okul yaşamında hem de yetişkin yaşamında zorlu süreçler bekler. Çünkü insanların çoğu, kurallara uymayan insanları bir şekilde dışlar, örseler, yerer, hor görür, görmezden gelir, itibarsızlaştırır.
Burada ailelerin en büyük problemi çocukların toplum kurallarına uymasını sağlamak ile kendi gibi olmalarını sağlamak arasında kuramadıkları dengedir. Kamusal alana uymayan davranışlar sergilemek bazen “özgüvenli davranış” gibi algılanır. Halbuki asilik, kabalık, patavatsızlık, nobranlık, umursamazlık, bencillik gibi davranışlar ile özgüven içeren davranışlar tamamen farklıdır. Bazen aileler çocukların özgüvenlerini zedelememek adına çocuklarının gerçekleştirdiği kaba, kırıcı, bencil ve nezaket dışı davranışları görmezden gelme veya şirin gösterme yoluna gider. Hatta çocuklarıyla bir çatışmayı göze alamadıkları için veya “kötü anne-baba” imajına bürünmemek için bu davranışlar karşısında ölü taklidi yapar.
Tabi insanda uyumsuz bir davranış sorunu varsa bunu görmezden gelmek bu uyumsuz davranışı ortadan kaldırmaz. Bu davranış kalıbı türlü türlü yerlerde tekrar ortaya çıkar. Aileler ise çocuklarına karşı iyi niyeti ve pozitif bakış açısını sürdürmek için “Acaba ruhsal bir problemi mi var? Acaba kendisini yeterince iyi anlayamıyor muyuz? Acaba birileri dinlese faydalı olur mu?” gibi düşüncelere başvurur. Elbette bazı problemlemli davranışların altında anlaşılmama hissi olabilir ancak sınıf içinde ders akışını bozan her öğrencinin de ruhsal bir problemi olduğu anlamına gelmez. Karşıdakini dinleme ciddiyetinin kazanılmadığı en yakın teşhistir aslında. Dersi sevmemesi de bir mazeret olmaz çünkü sevmediği şeylerin üstesinden gelmek de bir yaşam becerisidir ve bunu yapmalıyız. Kimse otoparkı için yer aramayı, yüksek faturalar ödemeyi, sabah erken kalkıp işe gitmeyi, ev işleri yapmayı, istemediği kişilerle dialog kurmayı sevmez. Ama yapmak zorundadır. Ki bu beceri bizi hayatta tutar.
İnsanların bu uyumsuz tarafları farklı ortamlarda kendini belli eder. Bencillik, umursamazlık, hayasızlık, nobranlık, gurur, kıskançlık, konfor alanına düşkünlük gibi hasletler yaşamın farklı evrelerinde farklı davranışlarla görünür hale gelir. Bunlar bir ağacın kökleri gibi farklı dallar verir. Öğretmen ders anlatırken sınıfta uyuyan bir çocuk iş yaşamına katıldığında onu derste uyutan kök özellik ne ise iş yaşamında da o özellik, haslet, tabiat tekrar tecessüm edecektir. Öğrenciyi arkadaşlarına karşı kaba ve saygısızca davrandıran güdü ne ise gerek evlilik yaşamında gerekse çocuklarıyla kuracağı ilişkilerde bu haslet tekrar gün yüzüne çıkacaktır. Umursamaz olma, kendi isteklerine düşkün olma, çevresel uyaranları dikkate almama… Bu kök neden iyileştirilmediği sürece sorunlar ve problemler ortadan kalkmaz. Okulda öğretmenin naif uyarılarıyla geçiştirilen bu özellikler ileride farklı bedellere sebep olacaktır.
Toplum kurallarına uymamanın en tehlikeli yanı hayatta ödenen bedellerinin giderek daha da ağırlaşmasıdır. İlkokulda ödevini yapmayan bir öğrenci en fazla öğretmeninin azarına maruz kalır. Ama bu tembellik devam ederse merkezi sınavlarda başarısızlık oluşur. İş yaşamında da ödev bilinci gelişmeyen bir esnaf, işçi, çalışana dönüşür. Tahmin edersiniz ki toplumun bu insanlara tahammül seviyesi doğal olarak düşüktür. Günün sonunda bu kişiler işten çıkarılır ama niye işten çıkarıldığını dahi anlamaz. İnsanlara güler yüzlü davranmadığı için müşteri çekemeyip dükkanını kapatan esnaf sayısı hiç de az değildir. Gülümsemeyi, özür dilemeyi, alttan almayı, nezaket göstermeyi ihmal ettiği için, nefsine yediremediği için bulunduğu ortamda çatışma yaşayan yığınla insan vardır.
Bizler insanız ve iyiye meyleden yanımız olduğu gibi uyumsuzluğa meyleden özelliklerimiz de vardır. Çünkü insan olmak budur. Mesele kötüye meyletmemek değildir. Sorun, hata yapmak değildir. Ama hatada ısrarcı olmak, kendimize ayna tutmamak, sorunları görmezden gelmek, küçümsemek ciddi bir meseledir.
Eğitim ortamları, öğrencilerin yetişkin yaşantısına dahil olmadan önce hatalarını ve yanlışlarını düzeltebileceği son güvenli limandır. Bu limandan sonra yelkenlerin zayıflığının affedilmediği fırtınalı okyanuslar başlar. Artık özür dilemekle dahi kapanmayacak geri dönüşü olmayan yaşantılarla karşılaşma ihtimali daha fazladır. Kimse çocuğunun acı verici bir yaşamla baş başa kalmasını istemez. Ama bunu engellemenin yolu çocuğa sürekli pozitif bir algıyla yaklaşmak değildir.
Son zamanlarda pedagoji alanındaki bilgiler toplumun her kesimine daha fazla ulaşır oldu ama bu bilgiye erişim ebeveynlerin çocuk yetiştirmeyle ilgili daha meziyetli hale gelmesine yardımcı olamadı. Üstelik sahip olduğu kültüre de şüpheyle bakmaya başlayarak çocuk yetiştirmede neyin doğru olduğu konusunda bir belirsizlik yaşıyorlar. Bu belirsizlik çocukla ilgili önemli müdahalelerin gecikmesine neden oluyor. Bu ertelemeler ise çocuğun dünyasında sınırsızlık ve belirsizlik oluşturuyor. Herhangi bir referans noktası olmayan çocuklar ise dürtülerine göre yaşamaya mahkum kalıyor. Dürtüsellik bencilliğe, anlayışsızlığa, diğerlerinin duygularını önemsememeye evriliyor.
Tam bu noktada aile ve okul arasındaki ilişkiye de değinmek gerekiyor. Okul yüzlerce öğrencinin yalnızca “öğrenci” rolüyle bulunduğu bir sosyal mekandır. Okul ortamında kimse kimsenin oğlu-kızı olmayıp öğrenci kimliğindedir. Ancak bazen aileler anne-babalık rolünü okul ortamına taşımak böylece çocuklarını öğrenci kimliğinden çıkarıp “çocuk” kimliğine tekrar bürümek isterler. Ancak okul ortamı aile ortamından farklı olarak kimsenin ayrıcalığı ve önceliği olmayan bir mekandır. Aslında okulda öğrenilmesi gereken en temel beceri de budur: “Benim diğerlerinden bir ayrıcalığım yok” Okul ortamı yetişkin yaşamının adete bir provasıdır. Okul ortamında öğrenciler stresli yaşantılar deneyimler, akranlarıyla çatışırlar, öğretmeniyle anlaşamazlar, bazen haksızlığa uğrarlar, bazen geride kalırlar, bazen önde olurlar. Bazen sevilirler, bazen dışlanırlar. Ancak bunlar da yaşamda tecrübe edilmesi gereken durumlardır. Çocuklar aile gibi korunaklı bir ortamdan çıktıktan sonra da kendi yaşantısını sürdürebilmelidir. Çocuklar kalabalık bir ortamda kendilerini bulmak için bu zorlukları görmelidir. Bunu aile ortamında gerçekleştirme imkanı yoktur. Bu nedenle öğrencinin canı her yandığında okul kapısına dayanmak sizlerin anne-babalık duygularınızı güçlendirse dahi çocuk için yararlı olmayan hatta zararlı olan bir davranıştır. Çocuğu için not istemek, çocuğunun ödev yapmadığı için öğretmene mazeret sunmak, öğretmen ile öğrenci arasında yaşanılan çatışmada öğrenciyi korumaya çalışmak, disiplin suçlarının mazur görülmesini istemek, küçük hataları görmezden gelmek öğrencinin yararına olan girişimler değildir.
Sosyal beceriler yalnızca model olmayla, güzel anlatımla kazanılacak beceriler değildir. Bazı beceriler yaşamın zorluklarını olgunlukla karşılamanın ardından kazanılır. Bu beceriler yalnızca kendi yaşamımızı kolaylaştırması için değil aynı zamanda toplum düzenini sağlamak için vardır. Bu nedenle sosyal becerileri kazanmak öğrenciler için keyfiyet değil zaruriyettir.
Aslında ailelerin öğrenciler adına yapacakları sınırlı şeyler var. Ama ailelerin kendileri için yapacağı çok şey var. Yaşamın bu fırtınalı süreçlerine karşı olgunluğunu, ağırlığını, sakinliğini korumak. Bu sakinlik, yaşama karşı bu kabullenici duygu çocuklara da ayrı bir güç kazandıracaktır. Bizler çocuklarımızın başına gelen zorlukları ortadan kaldıramayız ama göstereceğimiz sakin ve olgun tavrımızla çocuklarımızın gözündeki güvenli liman hissimizi devam ettirebiliriz.

Bizler lisede görev yapan öğretmenler olarak öğrencilerde başka problemlerin habercisi olacak bazı davranışları gözlemliyoruz. Bunların başka iyi özelliklerle değiştirilmesini istiyoruz. Örneğin;
Haksız bir duruma düştüğünde ölü taklidi yapmak yerine özür dilemeyi bilmeliler.
Bir haksızlık gördüklerine kabalaşmak yerine usûl ve erkan sahibi olmayı öğrenmeliler.
Öfkesini dolaylı yollardan değil; muhatabına ifade etmeyi tercih etmeliler.
Affetmeyi, bağışlamayı, teşekkür etmeyi, rica etmeyi alışkanlık haline getirmeliler.
İnatlaşmanın, zıtlaşmanın, hırsla hareket etmenin, intikam duygusu beslemenin, tepkisel davranmanın fayda getirmediğini anlamalılar.
Karşıdakinin duygularını önemsemeden yaşamanın büyük bir kabalık olduğunu fark etmeliler.
Savunduğu doğruların altını doldurması gerektiğini, taassup sahibi olmadan; bilge bir şekilde kendini ifade etmeyi becermeliler.
Özgüven ile kabalığı, patavatsızlığı birbirinden ayırabilmeliler.
Riyakarlık yerine dürüstlüğü tercih etmeliler.
Dürüstlük ile patavatsızlık arasındaki ince çizgiyi sezebilmeliler.
İyi huylarına sahip çıktıkları kadar kötü huylarına da sahip çıkmalılar.
Başkalarının sınırlarına saygı duymanın, saygı görmenin ilk adımı olduğunu öğrenmeliler.
Eleştiriyi yıkıcı değil yapıcı şekilde iletmenin ve almanın daha değerli olduğunu fark etmeliler.
Duygularını saklamak yerine, uygun bir üslupla açıkça paylaşmanın insan ilişkilerini güçlendirdiğini görmeliler.
Yardım istemenin zayıflık değil, bir insanın olgunlaşma sürecindeki önemli bir adım olduğunu anlamalılar.
Sebat etmenin, disiplin sahibi olmanın zeki olmaktan daha önemli olduğunu anlamalılar.
Övgülere düşkün olduğu kadar eleştiriye açık olmayı da bilmeliler.
Güçlü olmakla sert olmayı karıştırmamalı; nazik olmanın da bir güç olduğunu unutmamalılar.
Başarı kadar başarısızlığın da hayatın bir parçası olduğunu kabul edip, bundan ders çıkarma becerisi kazanmalılar.
Sorunlar ve sıkıntılar karşısında hemen çevresini suçlamak yerine önce kendi hatalarına ve eksiklerine odaklanmayı bir meziyet olarak sahiplenmeliler.
Her zaman haklı olamayacaklarını; bazen farklı görüşleri anlamanın ve kabullenmenin zenginlik olduğunu idrak etmeliler.
Kendilerine yapılan bir iyiliği küçümsemek yerine minnettarlıkla karşılamayı alışkanlık haline getirmeliler.
Bazen toplumun mutluluğu adına kendi mutluluğundan vazgeçmenin daha huzurlu hissettireceğini anlamalılar.
Başkalarının yaptığı hataların kendilerini yüceltmediğini bilmeliler.
Özür dilemenin kendini küçültmediği gibi karşıdakini de yüceltmediğini bilmeliler.
Nezaket sahibi olmanın edepsizlikten daha önemli olduğunu kavramalılar.
Yitirilen güven duygusunun kolayca kazanılamayacağını erkenden anlamalılar.
Çevrenin istekleri ile kendi istekleri arasında kaldığında güzel ahlaktan yana tavır almaları gerektiğini yaşam tarzlarına yerleştirmeliler.
Ahlâkı muhafaza ederek kayıplar yaşamanın ahlâksızlıkla gelen başarıdan daha değerli olduğunu bilmeliler.
Kırmanın, incitmenin, sorumsuz davranmanın mutlaka ama mutlaka bir bedeli olacağını bilmelidir.
Takdir ve övgü beklentisi olmadan bazı şeyleri yalnızca yapılması gerektiği için yapmayı anlamalılar.
Şikayet etmenin, söylenmenin, yakınmanın aşmamız gereken problemleri aşmakta herhangi bir işe yaramadığını anlamalılar.
Kim olursa olsun herkesin bir onurunun ve haysiyetinin olduğunun hep farkında olmalılar.
İnce ruhlu olmanın çok büyük bir sermaye olduğunu bilmeliler.
Yaşamda nerede ne yapacağımızı böyle maddeler yazarak hatırımızda tutmak elbette mümkün değil. Ama bunu gerçekleştirmenin en sağlam yolu kişinin kendini sürekli en sevdiği kişi yanında hayal etmesidir. Kişi bu sevdiği kişi yanında nasıl davranmalıdır? Sevdiği kişi onun bu davranışlarını görse ne yapar?
Peki, bir Müslümanın en sevdiği kişi kimdir?
Yorum bırakın