Liseyi bitirmiş yaklaşık 2 milyon 500 bin kişinin rekabet ettiği, sene içinde tekrarı olmayan, onlarca konu, yüzlerce soru tipi ve binlerce bilgi öbeğinden hazırlanmış soruların olduğu bir süreç var önümüzde. Bu öyle bir sınav ki başarısız olan adaylar icabında bir yıl tüm işini gücünü bırakıp mezuna kalarak bu sınava hazırlanıyorlar. Bu sınav zeki olanları seçmiyor çünkü gündelik yaşamda neredeyse hiç karşılaşmadığımız konularda sorular çıkıyor ve konu anlatımı çalışmayan insanların bunları yapması mümkün değil. Bu sınav çok çalışkanı da seçmiyor çünkü çok yoğun çalışanlar da bu sınavda başarısız olabiliyor. O halde bu sınav bizden ne istiyor?
Bu tür büyük elemeler, zorlu görevler belirli alanda uzmanlaşmış kişileri seçmekten ziyade belirli bir yapıya sahip insanları seçmek içindir. Yani bu sınavda kimse matematiği iyi olanları veya tarih dersinde başarılı olanları bulmak istemiyor. Bu sınav süreci başarılı bir şekilde yürüten kişileri arıyor.

Kimse sınava hazırlanırken yüksek netlere başlamıyor. Hemen herkes hedefinin altında bir performansla sürece başlıyor. Daha sonra uyguladığı yöntemlerle netlerini arttırıyor. İşte bu noktada şu soruyu yanıtlamalıyız: Sınava hazırlanmaya başlarken performansı ilk 500 binde anca yetecek olan kişi ile sınava bir sene hazırlandıktan sonra ilk 50 bine gircek performansa erişen kişi aynı kişi midir? İşte tüm sürecin kilit noktası burasıdır. Bu kişi acaba sadece Türkçe bilgisini mi arttırmıştır? Bu kişi acaba filanca dersle ilgili daha yüksek bilgi seviyesine eriştiği için mi başarılı olmuştur?
2 buçuk milyon kişinin girdiği sınavda %50 yi geride bırakmak için evet. Bazı kritik bilgilere sahip olmanız sınava giren çoğunluğu geçmenizi sağlar. Ancak “Sınavı Kazandım!” diyebilmeniz için ilk 100 bine girmeniz gerektiğini düşünürsek işte bu ilk 100 bine girmek bazı dersleri daha iyi bilmekten daha fazlasını ister.
İşte tam bu eşikte sınav aslında sizin için bilgi toplama süreci değil kimlik değiştirme sürecidir. İlk 500 bine girmiş kişinin düşünce yapısı ile ilk 100 bine girmiş kişinin düşünce yapısı birbirinden oldukça farklıdır. Yani sınav sizden sadece bilgi değil; belirli bir davranış yapısına sahip biri olmanızı bekler. Bu yapıya bilişsel ve duygusal birçok beceri dahildir. Zamanı kullanmaya yönelik tercihlerin, kendini çeldiricilerden koruma mekanizmaların, eksik ve hatalı yönlerinle kurduğun ilişki biçimin, zorlu bir görev karşısında takındığın tutumların, dağılmakta olan zihnini toparlama becerin, hırslarını yönetme tarzın, benliğinin olumsuz yanlarıyla yaşama biçimin, tehlikeleri sezme kapasiten, yalancı iyimserliklerden korunma yöntemlerin, kendini kandırmaya karşı kullandığın stratejiler aslında bu sınav sürecinde asıl ölçüler alanlardır.
“Sınavı nasıl kazanırım?” sorusu burada yanlış bir soru. Çünkü bir bina yapma tarifi gibi anlatılarak uygulanacak bir şey değil. Asıl soru şudur: “Sınavı kazancak birisi olmaya hazır mıyım?” Çünkü bu sınav seni değiştirecek, dönüştürecek, mevcut halinden başka bir hale taşıyacak. Sen peki kendini değiştirmeye hazır mısın? Kendini dönüştürmeye istekli misin? Mevcut kendiliğini terk edip yeni bir kişi olmayı istiyor musun? Kendini terk etmeye, yeni bir insan olarak yaşama devam etmeye ne ölçüde razısın? Şimdiki zihini terk etmeyi gerçekten istiyor musun? Bu sınavın olmanı arzu ettiği kişiye dönüşmeyi kabul ediyor musun? Tüm bu sorular hedef koymaktan, gideceğin bölümü kararlaştırmaktan, hayallere boğulmaktan, yoğun efor sarf etmekten daha da önemlisidir.
İşte bu yazı size o ilk 100 bine giren ve sınavın sizden beklediği kişinin davranış örüntülerinin neler olduğunu bu yazıda anlatacağız. Bir kişi tarif edeceğiz bu yazıda. Bu sınavı kazanan kişi nasıl düşünür? Hangi zihin yapısına sahip kişi bu sınavı geçer? Örneğin bu sınavı kazanmak için uzun metinlere katlanma becerisine sahip olmanız gerekir. Bu yazı da uzun bir metin olacak. Eğer sınavı kazanan kişi olmak istiyorsan bu metni de okuyabilecek bir insan olmalısın. Bugün eğer bu metni buraya kadar okuduysan ve sonuna kadar da okuyabileceksen dönüşmeye şimdiden başlamışsındır.
Düşünce Tarzları

“Değişim mümkün mü?”
Zorlu sınavlar sadece bizim ülkemizde yapılmıyor. Çoğu ülkede bu tür eleme sınavları var. Bu nedenle bu tür yoğun katılımlı ve zor sınavların olduğu kişiler üzerine de çokça araştırma yapılmış. Araştırma sonuçlarından biri sınavı kazanan insanların zekayı veya yeteneği geliştirilebilir bir şey olarak algıladığını, sınavı kazanamayanların ise kendi seviyelerinin değişmeyeceklerine inandıklarını ortaya koymuş. Yani bir tarafta “Yetenek doğuştandır, çalışma pek işe yaramaz” şeklinde düşünenler, diğer tarafta ise “Yetenek çaba ve doğru stratejiyle gelişir.” diyenler. Elbette gelişim umudu taşıyan kişiler maratonu başarıyla tamamlıyor. Yani aslında hikaye öncelikle inançlarımızla başlıyor. Şuanki potansiyeline mahkum olduğunu düşünüyorsan sen o aranan kişi değilsin. Bazı öğrenciler vardır eğitim sürecinde yaşadığı çeşitli başarısızlıkları kendini etiketleme aracı olarak kullanırlar. Örneğin “Benim Matematiksel zekam yok!” cümlesi çok yaygındır. Kendine bu şekilde sınırlar çizen gelişime yönelik inanç taşımayan kişiler aslında en başta elenmiş oluyor. Peki doğru cümle ne? “Henüz istenilen seviyede değilim.” Bu cümleyi kurduktan sonra zihniniz doğrudan “Peki nasıl istenilen seviyeye gelirim?” diye düşünmeye başlayacaktır.
Gelişime inanmanın başarıyı getirme garantisi yoktur ama başarılı olan insanlar gelişim olgusuna inanan kişilerdir.
“Kontrol kimde?”
Zor sınavlar duygusal yükü artırır ve kişi bir noktadan sonra bu duygusal yükü ortaya koyan dışsal koşulları eleştirmeye başlar. “Neden bu kadar konu var? Bu konular beni iyi ölçüyor mu? Neden milyonlarca kişiyi bir yarışa sokuyorsunuz? Neden gençliğimi yaşamama fırsat verilmiyor? Eğitim sistemi beni neden iyi hazırlamıyor? Türkçe öğretmenim dersi iyi anlatmıyor, Matematikçi seviyemize inemiyor, Fizikçi anlaşılır anlatmıyor, neden deneme sınavları yapılmıyor, ailem neden anlayışsız, neden kimse bana destek olmuyor? cümlelerini kuran kişiler aranan kişiler değil. Bu tespitler her ne kadar hakikat içerse de zamanlaması yanlıştır. Tüm bu sorular aslında problemin kaynağının çevrede olduğunu ima ediyor. Ancak sınavın seçmeye çalıştığı kişiler problemin dışsal kaynaklarına odaklananlar değil bunlara rağmen kendini harekete geçiren ve mücadele edenlerdir.
Dış dünyayı bir yere kadar değiştirebiliriz. Çevresel şartlar, etrafımızdakilerin tepkileri bir yere kadar dönüştürülebilir. Ancak ne yaparsanız yapın yine sizi engelleyen çevresel şartlarla karşılacaksınız. Bu nedenle başarmanız gereken bir görev karşısında çevresel şartların kötülüğünden yakınmak görevin üstesinden gelmenize yardımcı olmadığı gibi sizi dipsiz bir kuyuya sürüklüyor. İşte başarılı insanlar dışsal koşullara odaklanmak yerine kendinde değiştirebileceği şeylere odaklanan ve bunlar için çaba harcayanlardır. Doğru cümle: “Tamam! Bunca şeye rağmen benim değiştirebileceklerim neler?”
Karşınızda aşılması gereken bir tepe varsa o tepenin nasıl oluştuğunu, neden orada olduğunu, neden diğer insanların yollarının engelsiz olduğunu sormak tepeyi aşmanıza yardımcı olmuyor. Başarılı olanlar yürüyeceği yoldan ziyade attığı adımlara odaklanırlar.

“Nasıl görünüyorum?”
Kendinizi tanımaya çalışmakla kendinize saplanıp kalmak arasında ince bir çizgi vardır. Kırkayağın hikayesini bilirsiniz. Bir gün ona “Kırk tane ayağını aynı anda nasıl kullanıyorsun?” diye sorduklarında yürümeyi unutmuştur. Çoğu insan zorlu bir görev karşısında görevin üstesinden gelecek stratejilere odaklanmaktan ziyade o görev sırasındaki rolüne, kimliğine, görüntüsüne fazlasıyla odaklanır. Bir noktadan sonra görevi yerine getirmek yerine görüntüsünü yönetmeye çalışır. Örneğin bazı öğrenciler gerçekten çok fazla çalışır. Günlerce saatlerce emek sarfeder. Ancak bu öğrenciler istediği başarıyı elde edemez. Çünkü bu kişiler bir noktada “çalışkan biri olmayı” hedeflemiştir. Ailesi veya öğretmenleri tarafından gelebilecek eleştiri oklarını çalışarak engellemeye çalışır. “Görüyorsunuz çalışıyorum ama yine olmuyor.” diyerek aşması gereken taraflarını unutturmaya çalışır. Ancak sınav sizden çalışkan olmanızı değil başarılı olmanızı istiyor. Bu sınav daha çok çalışanı ödüllendiren değil tüm bileşenleri stratejik bir şekilde kullananaları arıyor. Dolayısıyla nasıl bir görüntü verdiğiniz aslında hiç önemli değil.
Aslında bu saplantının kök nedeni çevredeki izleyicilere fazlaca odaklanmaktır. Kendini sürekli birilerini izlediğini sanrısıyla hareketen eden (ki ergenlik dönemi bunun zirvesidir) insanların rahat bir şekilde performans sergilemesi imkansızdır. Çoğu kişi kaygıyı yönetmekten ziyade kaygısız biri gibi görünmeye çalışır. Çoğu kişi disiplinli olmaktan çok disiplinli görünmeye çalışır. Çoğu kişi güçlü olmak yerine güçlü görünmeye çalışır. Kendini diğerlerine karşı hesap verici olarak konumlandırır. İşte tam bu sınav sürecinde bu kişiye şu soru sorulur: “Çevrenin ne dediğine kulaklarını tıkayabiliyor musun? Sana yöneltilen bakışları görmezden gelebiliyor musun? Etrafın ne dediğinden daha çok kendi yapman gerekenlere odaklanıyor musun? Karizmanı iyileştirmek yerine enerjini hedefine yönlendiriyor musun? Bundan sonra da yaşamında bu şekilde düşünmeye hazır mısın?” Bu sorulara olumlu cevaplar verenler sınavı kazanır ve sınav böyle insanları ödüllendirir. Benlik imajına odaklanan, kendi görüntüsüne çok fazla çaba harcayan ve çevresel seslere çok fazla önem atfeden kişiler bu sürecin elenenleridir.
Kısacası: “Çalışkan görünmeye çalışma. Çalışkan ol. Kahraman bir denizci olmaya çalışma gemiyi limana olması gerektiği şekilde getir.”
“İyi hissettiren iyimserlik”
Yaşama umutla bakmak, hayallerine ulaşacağına inanmak, hedeflerini gerçekleştireceği düşünmek bir motivasyon kaynağı olabilir. Ayrıca insanların bir çoğu pozitif ve iyimser hayaller kurma eğilimindedir. Yani kimse sınavdan sonra ilk iki milyona dahi giremeyeceği hayalini kurmaz. Sınav maratonunda da önümüze koyulan görevleri ne zaman bitireceğimiz tahmin etmekte genellikle iyimser davranırız. Örneğin Aralık ayında TYT konularını bitirmek gibi. Mesele bunu bir hedef olarak koymak değil o hedefe uygun adımlar atmaktır. Burada asıl sorunlu durum insanların bu tahminlere inanarak yaşaması ve planın kusursuz işleyeceğine dair sarsılmaz inançlarıdır. İşte bu tam biz zihinsel körlük getirir. Sürekli iyi niyetli olmak tehlikeleri görmezden gelmemize neden olur. Fazla iyimser bir hal ile çıkılan yolda hesap edilmeyen riskler karşımıza bir sürpriz olarak çıkar.
Çoğu kimse planlarını sekteye uğratabilecek engeller üzerine konuşmayı sevmez. Umut içinde olmak tedirgin olmaktan daha rahatlatıcıdır. Ancak başarılı insanlar tedirginlikleriyle de mücadele edebilen ve risklerin fazlalığı karşısında yılgınlığa düşmeyen kişilerdir. Başarılı insanlar karamsar değil gerçekçidir. Bu gerçekçilik eğer kişinin motivasyonunu düşüren bir etki yaratıyorsa aslında temel dinamiklerde çok sorunlu yapılar vardır. Çünkü zorlu görevler kuru motivasyonla değil plan, kararlılık ve strateji ile aşılır.
Bir işin üstesinden geleceğinize inanmakla riskleri göz önünde bulundurup tedbirli olmak arasında ince bir varoluşsal pozisyon vardır. İşte sınav maratonu sizden bu inceliği bekler. Zorlukların inancının yok etmesine izin vermeyen ve kırılganlığı ile yüzleşmekten korkmayan kişiler aranıyor.

“Nasıl düşündüğünü düşünmek”
Suda yüzen bir balığın suyu tarif etmesi imkansızdır. Tıpkı bizlerin soluduğumuz havayı tarif etmemizin zor olduğu gibi. Benzer şekilde içinde bulunduğumuz düşünce setleri de balığın etrafındaki su gibidir. İnsanların çoğu nasıl düşündüğünün farkında değildir. Özellikle ergenlik dönemi içsel kılavuzların oldukça zayıf olduğu ve kendini karşıdan gözlemlemenin çok zor olduğu bir dönemdir. Ancak sınav sizden nasıl düşündüğünü düşünen ve düşüncelerini gerektiği şekilde organize eden biri olmanızı bekler.
Çoğu öğrenci yetkinlik illüzyonu yaşar. Okul sınavlarının öngörülebilir, yüzeysel bilgiye dayalı ve görece kolay formatı, bu öğrencilerde gerçek dışı bir akademik yeterlik algısı yaratır. Bir konuyu okuduklarında veya öğretmenin akıcı çözümünü izlediklerinde, zihinsel şemalarını aktif olarak zorlamadan konuyu öğrendiklerini varsayarlar. Ancak girilecek sınavın yaşamınızda üstesinden geldiğiniz diğer görevlerle ilgisi yoktur. Daha önceki başarılarınız da üniversite başarısının öncüsü olamaz. Liseyi birinci bitirmeniz, sürekli takdir alarak sınıfı geçmeniz, yarışmalarda birincilikler elde etmeniz, okulun gözde öğrencisi olmanız sizde yeterlilik hissi yaratmış olabilir ancak sınav sizin hislerinizi merak etmez kaç net çıkardığınıza bakar.
Bu anlatılan iyimserlikten farklı bir eğilimdir. İyimser insana zorlukları ardı ardına gösterdiğinizde bir şekilde yaşamın gerçekliğine uyanabilir. Ancak burada anlatılan iyimser insanların düştüğü tuzaktan daha büyüktür. Kendini yeterli hisseden insanların elinde somut kanıtlar vardır. Bu kanıtların geçersiz olduğunu fark etmek ciddi bir çöküş yaratabilir. Ayrıca yıllarca kendi yeterliliğe yönelik olumlu bir hisselerin tadını alan kişi bunları terk etmek de istemeyebilir. İşte tüm bu farklı alanlarda gösterilen yeterlilik deneyimleri ve bu deneyimlerin oluşturduğu hislere müptela olan insanlara bu sınav sürecinde veda edilir. Çünkü bu sınav süreci yetersiz olduğunuz alanlarda kendinizi iyileştirmeniz gereken bir koşudur. Neyi eksik yaptığınızı, nerede yanlış yaptığınızı, kendinizi nerede kandırdığınızı görmeye ihtiyacınız var. Kendinizi üçüncü bir şahıs olarak karşınıza alıp objektif bir şekilde incelemeniz ve bundan kaçmayacak şekilde soğukkanlı olmanız gerekiyor.
Sınav sizin ne kadar yeterli olduğunuzu zamanı gelince ölçecek. Ancak başarılı olanlar sınavdan önce kendi yeterlilikleriyle ilgili objektif değerlendirmeler yapmış kişilerdir.
Duygusal Olgunluk
Kaygıyla yaşamak
Kaygı, korku, endişe, üzüntü, öfke, bunalım, tükenmişlik, tedirginlik gibi duygular insanın yaşamında konuk etmek istemediği türdendir. Araştırmalar zorlu görevler karşısında hedeflediği başarıya ulaşamayan insanların bu duyguları daha olumsuz algılama eğiliminde oldukları ancak başarılı performans gösterenlerin ise bu duyguları performansını arttırıcı bir araca dönüştürdüğünü ortaya koyar. Özellikle kaygı kişiye göre engelleyici kaygı ve kolaylaştırıcı kaygı olarak değişir.
Duygularımız bizleri yaşamdaki bazı tehlikelerden korumak için işlevsel araçlardır. Ancak çoğu kişi bu duyguları bir sorun olarak değerlendirir ve bunlardan kaçmaya çalışır. Sınava hazırlanan bir öğrenci kaygılarını daha fazla pratik yapmak için kullanmak yerine sınavdan kaçınmak olarak kullanıyorsa aslında bu duygulara yaşamında yer vermek istemiyordur. Kaygıyı da yaşamın doğal bir parçası olarak görüp bunu eksiklerini tamamlamak için kullanan kişiler bu sınavı kazanmayı hak etmiştir. Çünkü kaygısını yönetemeyen bir doktor, mühendis, öğretmen, mimar, subay, hakim olduğunu hayal edebiliyor musunuz?
“Hocam o yaşlara gelince biz de yönetiriz.” İnsanın en büyük yanılgılarından biri şimdi yapamadığı işleri gelecekte yapabileceğine inanmasıdır der Engin Geçtan. Bu süreç ileride kaygısını yönetebilecekleri değil şu an kaygısını yönetenleri arıyor.
Duyguların düşman olmadığını, onların yaşamımızda kritik anlarda bizi dönüştürmek için ortaya çıkan uyarı levhaları olduğunu anlayan bir insan olmaya ihtiyacımız var.
Hazlarla ilişkiler
İnsanı diğer canlılardan ayıran en büyük meziyetlerden birisi hazlarını kontrol edebilmesidir. Hazlar yaşamın bir parçasıdır ancak bazı durumlar olur ki onları ertelememiz, onlara dur diyebilmemiz hayatın bir parçası olur. Yaşamda hazlarını erteleyebilen, bu beceriyi erken dönemde öğrenen insanlar hep bir adım öndedir.
Yaklaşık bir yıl sürecek bir sınav süreci var. Ancak siz yaşamının en güzel dönemindesiniz. Arkadaşlarınızla muhabbet etmek, geç saatlere kadar uyanık kalmak, farklı şehirler görmek, bilgisayarda en sevdiğiniz oyunu oynamak, tuttuğunuz. takımın maçlarını izlemek, gitar çalmak, müzik dinlemek, hobilerinizin peşinden gitmek için en istekli olduğunuz bir yaş aralığıdasınız. Ama sistem sizden bunları ne ölçüde reddedip kendi ana hedefinize odaklanabildiğinize bakıyor. Yeri ve zamanı geldiğinde isteklerine sırt çeviremeyenler sahne dışına alınacak. Ayrıca bu tek seferlik bir şey değil yaşamın geri kalanı için de benzer şekilde aslında devam edecek. Yani sistem aslında sana şunu soruyor: “Zamanı geldiğinde hazlarını erteleyebilen bir insan olacak mısın?
Bu yapacağınız şey bir yıllık bir haz orucu değil. Bu sınavdan sonra kazancağınız bölümlerle ilgili yöneleceğiniz meslekler de sizden böyle bir profil bekleyecek. Bir doktor olduğunda tam tatil esnasında bir hastanız için tatili yarıda bırakmanız gerekecek. Projeleri yetiştirmeniz için geç saatlere kadar mesai yapmanız gerekecek. Özel hayatınız ve işiniz arasında tercih yapmak zorunda kaldığınızda işinizden yana tercih yapmanız istenecek. Yani hazları ertelemeyi bir yaşam tarzı haline getirebilen kişiler olmanız bekleniyor.
İstekleriniz, hazlarınız sizler için ertelenemeyecek şekilde önemliyse sınavın aradığı kişi muhtemelen sen değilsin.

Yalnızlığına sahip çık!
Biz insanlar münferit varlıklar değiliz. Evlerimizi birlikte yaparız, yiyeceklerimizi ortak üretiriz, tehlikelerde omuz omuza durarak sıyrılırız. Sosyal destek her zaman kıymetlidir. Ancak bazen içinde bulunduğumuz sosyal çevre bizlerin destekçisi değil engelleyicisi olur. Sınavı kazanmak isteyen bir gencin en büyük ara sınavlarından birisi yakın arkadaşlarıyla kurduğu ilişkidir. Özellikle kendi hedefleriyle uyumlu arkadaşlarla birlikte değilse sınava çalışmak ile arkadaşlarla buluşmak arasında hep bir ikilemde kalır. İşte bu süreçlerde kişi kendi planına sadık kalmalıdır. Bu elbette söylendiği kadar basit bir süreç değildir. Arkadaşları tarafından türlü ithamlara maruz kalabilir, kırgınlıklar oluşabilir, bencillik yaftası vurulabilir. Ancak düzen bunlarla baş edebilen bir insan olmanı bekler. Gerektiğinde sosyal çevrenin ayartmalarından kendini koruyamıyorsan, boyun eğici davranıyorsan, kendi iradeni ortaya koymuyorsan sınav sürecinin sabote olmaması mümkün değildir.
Bu durumu sadece kendi istikametinden farklı insanlara karşı yaşamazsın. Seninle aynı istikamette yürüyen kişiler bile senin için bir imtihan olabilir. Onlar kendi planlarına göre çalışmaları yapıp bir zaman yarattıysa ve o zaman aralığı senin çalışman gereken bir zaman aralığı ise bu süreçte nazik bir şekilde kendi amaçlarına sahip çıkman ve zamanını paylaşmaman gerekir. Bu bir sene arkadaşlarımla küs kalayım meselesi de değildir. Yine iş yaşamında da sosyal çevren ve somumlulukların arasında kaldığın dönemler olacaktır. Sen nerede kime ne zaman dur demesini bilmiyorsan bu sınavda elenen kişi olacaksın.
Bu süreçler çoğu zaman yalnız kalmakla sonuçlanır. Ancak güçlü insanlar zor zamanda yalnızlığa da tahammül edebilen kişilerdir. Yalnız kalmayı öğrenemeyen veya yalnızlığa tahammül edemeyen insanlar bu sınavın aradığı kişiler değildir.
Davranış Kalıpları
Bilinçli Pratik
Ders çalışma alışkanlığı 12 yıllık temel eğitimde sınav öncesi konuları kabaca gözden geçirmek olarak anlaşılır. İşin tuhaf yanı bu gerçekten çoğu zaman işe yarar ve sınavları geçmek için bir gün öncesinden tekrar etmeniz bile bazen yetebilir.
Bu düşük zorluk dereceleri çalışma kavramının gerçek mahiyetini anlamakta bize perde olur. YKS sınavı gerçekten zorlu bir sınav ve üstün körü bir çalışma alışkanlığı ile bunun üstesinden gelmek mümkün değil. Kaliteli çalışma masa başında vakit geçirmekten daha ötesidir.
Verimsiz çalışan kişilerin çoğu doğrularına odaklanır ve kendini iyi hissedeceği alanlarda çalışmayı tercih eder. Örneğin Türkçe dersinden eksiği yoktur ama hala Türkçe test çözmeye devam eder. Kaliteli çalışma alışkanlığı kişinin yanlışlarının üstüne gitmesiyle kazanılır. Ne kadar net yaptığımız sınava hazırlanırken değil sınav anında önemlidir. Bu nedenle girdiğiniz bir deneme sınavında, çözdüğünüz bir testte sadece doğrularınıza odaklanmanız kendinizi iyi hissettirmekten öte bir kazanç sağlamaz. Gerçek çalışma hatalarına odaklanmak, yanlış yaptığın sorularla boğuşmak, yanlışlarına karşı umursamaz olmamak, eksik olabileceğin alanları sürekli yoklamakla ilgilidir. Hak verirsiniz ki insanın çalıştığı konularda hala yanlış yapıyor olması can sıkıcıdır. Ancak çalışmak dediğimiz şey tam da bu yanlışların ortaya çıkması için gerekli bir şeydir. Eğer bir çalışmada hatalar, yanlışlar, eksikler, kusurlar ortaya çıkmıyor ise verimli bir süreç yürütülmüyordur. Deneme sınavına girmek demek hangi bölgenizin savunmasız olduğunu göstermektir. Çoğu kişi hazır olmadığı gerekçesiyle deneme sınavlarına girmek istemez. Ama neye hazır olmadığını bilmek de çalışmanın bir parçasıdır.
Biliçli pratik zihinin maksimum derece zorlanmasıyla sağlanır. Her çözdüğümüz test, soru, deneme sınavı kendimize yaptığımız bir tahlildir. Bir hastalığa sahip olup tahlil sonuçlarınızı manipüle ettiğinizi bir düşünsenize…
Yukarıda gerçekçi olmanın öneminden bahsetmiştik. Bu bölüm ise gerçekçi davranmayı anlatıyor. Kendimizi kandırmadan, manüplasyon yapmadan, mış gibi davranmadan yapılması gereken neyse onu yapmaya ihtiyacımız var. Sürekli iyi yönlerine odaklanan, kendinde kusur görmeyen, sürekli iyi hissetme peşinde bir insan olmak yerine kendinizle ilgili tüm gerçekliği ortaya koyarak rasyonal davranan bir kişi olmaya ihtiyacınız var.
Çalışmayı sevmek
Kimse size iş yaşamında sıcak kumlarına uzandığınız bir plaj keyfi vadetmiyor. Çalışmak yaşamın her aşamasında karşımıza çıkacak bir görev. Ama bir düşünün en zorlu görevli yerine getiren insanlar sadece mecburiyetlerinden ötürü mü çalışmaya devam ediyor. Asla! Bu insanlar çalışma kavramıyla barışmış kişiler. Çalışkanlığı yaşamının bir parçası olarak benimsemiş kişiler.
Bu zorlu sınav çalışma eylemini anlık bir eylem olmaktan çıkarıp yaşamının temel alışkanlığı haline getiren ve çalışkanlığı kimliğinin bir parçası olarak benimseyen bir insan olmanızı bekliyor. Eğer bu sınavı kazanırsanız çalıştığınız için değil çalışkan olduğunuz için kazancaksınız. Çünkü sadece çalışma gerekliliği için çalışmak sizi bir sene boyunca bir masa başına oturtmaya yetmez. Sizi o masada saatlerce oturtan şey orada oturmayı sevmenizdir. Sabah erken kalkıp hızlı bir şekilde kahvaltı yapıp masaya telaşlı bir şekilde dönmenizdir. Çözceğiniz testi elinize aldığınızda modunuzun yükselmesidir. Zorlu bir soru ile karşılaştığınızda “tam dişime göre soru” diyerek sevinmenizdir. Masadan kalkarken gözünüzün bir soruya daha ilişip masada oturmaya devam etmenizdir. Dinlenme saatinde bile aklınızın bir parçasının soruda kalmasıdır. Yarına uyanacağınız gün için hangi konuyu çalışacağınızı zihninizde kurgulamaktır. Öğretmenin yeni bir konuya geçmesine heyecanlanmaktır. Deneme sınavının son dakikasına kadar çarpışıp yorgunluktan keyif almaktır. Öğrenmeye gayret ettiğiniz bir konuyla ilgili yirmi soru çözmeyi o an yapabilme imkanınız olan bütün eğlencelere tercih edebilmektir. İzole olmayı sevmektir. Baharın gelişini görmezden gelebilmek, kışın yağan karın keyfinden uzak kalabilmek, sonbaharın eşsiz hüznünden yüz çevirebilmek, dünya kupası maçlarını izlemeyi reddedebilmek, sevimli aile toplantılarından feragat etmek demektir. Tüm bunlar disiplin değil çalışmanın doğasını sevmekle ilgilidir. Bu süreçlerde yapacağınız çok az şey disiplinle ilgilidir. Çoğu şey çalışmayı sevmekle ilgilidir.
Peki insan çalışması sonradan sevebilir mi? Kesinlikle. İnsan neye yatırım yaparsa, neyi yaşamının merkezine koyarsa ve neyin uğruna ter dökerse bir süre sonra onu da sevmeye başlar. Kendi istek ve arzularımızdan uzaklaşıp tercih ettiğimiz şeyler bizim için bir süre sonra sevgi nesnesi haline gelir.
Çalışkan bir insan olmak bu süreçte kazanacağınız en kıymetli kişilik özelliklerinden birisidir.

Son Mesaj
Yaşamın bize sunduğu zorluklar yalnızca acı çekmemiz için değil kendi dönüşümümüzü gerçekleştirmek içindir. Etrafımızda saygı duyduğumuz insanların hiç biri saygı duyulacak kişilik özelliklerine kendiliğinden sahip olmadı. Acı verici deneyimler, zorlanmalar, başta engel gibi görünen tesadüfler onları bu hale getirdi.
Bu zorluklara bakıp iç geçirmek ve melankoli yaşamak da bir seçenek ama zorlukları sıçrama tahtası olarak görüp başka biri olmak için fırsat olarak görmek de bir seçenek.
Tabi ki herkesten bu sınavda bu kadar büyük bir dönüşümler geçirmesini beklemez. Ama yukarıda yazılanlar sadece bir sınav anında bizden istenilen yetkinlikler değil yaşamın genelinde ihtiyaç duyacağımız kişilik desenleridir. Yaşam bizden bugün olmazsa yarın bu değişimi talep edecek. Değişmediğimiz yerde aynı sorunların farklı renkleriyle karşı karşıya kalacağız. Olgun insanlar yaşamın bu kararlılığı karşısında masaya gönüllü oturup şartlar çok da çetinleşmeden kendisiyle ilgili görevlerini tamamlar.
Peki sen o insanlardan mısın? Yazıyı buraya kadar okuduysan evet sen o insanlardansın. Yazının bir yerinde kendine yakın hissettiğin bir paragraf varsa, “ben de böyle düşünmüştüm” diyorsan, bu yazıdan keyif aldıysan veya derin düşüncelere daldıysan sen de o insanlardansın. Burada yazılanlar sende olmayan bir şeyi sana vermeyi iddia etmiyor. Tam tersi zaten sende olan bir şeyi ortaya çıkarman için bir ses oluyor.
Peki bu yazıyı başka ne zaman okumalısın? Yaşam yolunda tekerinin taşa takıldığı anlar olur. Yoluna çıkan taşları bildik yöntemlerle kaldıramıyorsan belki de kedinle ilgili bilmediğin şeyleri öğrenme vakti gelmiştir. İşte o zaman “Değiştirmem gereken neyi değiştirmiyor olabilirim?” diye sorarak yukarıdaki paragraflara tekrar göz at.
Bugünkü kendine veda etmeye ve yarınki sana hoşgeldin demeye var mısın?