Okyanusta iki genç balık yan yana yüzüyormuş. Karşıdan yaşlı bir balık gelmiş, başıyla selam vermiş ve sormuş: “Günaydın çocuklar. Su nasıl bugün?” Genç balıklar bir süre sessizce yüzmeye devam etmiş. Sonra biri diğerine dönüp sormuş: “Su da ne?”
İnsan en çok, her gün içinde yaşadığı şeyi göremez. Bizim de içinde yüzdüğümüz bir su var. Her sabah okul kapısından girerken içine dalıyoruz ve o kadar alıştık ki artık fark etmiyoruz bile: “Şaka yaptık ya.” “Alınma hemen.” “Ne var bunda?”
Tanıdık geldi mi? Bu yazıda o suya birlikte bakacağız: ne olduğuna, bize neler yaptığına ve onu nasıl değiştirebileceğimize. Yolun sonunda da her gün söylediğin ama anlamını çoktan unuttuğun bir kelimeyle karşılaşacağız.
Herkesin Bir Vitrini Var
Önce oyunun kurallarını konuşalım. Ergenlik, insanın kendine dışarıdan bakmaya başladığı yaştır. Aynada saçına bakarken aslında başkalarının gözüyle bakarsın. Bir cümle kurmadan önce, onu söyleyince nasıl görüneceğini tartarsın: “Bunu söylersem gülerler mi?” “Bu ayakkabıyla dalga geçerler mi?” “Parmak kaldırsam biri ‘inek’ der mi?”
Bu çok doğal. Gelişim psikoloğu David Elkind, ergenlerin sürekli izleniyormuş gibi hissetmesine hayali seyirci adını verir. Sanki herkes seni izliyor, her hareketini değerlendiriyormuş gibi gelir. Bu yüzden bu yaşta herkesin bir vitrini vardır: arkadaşlarının gördüğü, senin özenle düzenlediğin bir vitrin. Ne kadar havalı, ne kadar komik, ne kadar umursamaz göründüğünün hepsi o camın arkasında dizilidir. Herkes kendi vitrininin hem sahibi hem bekçisidir. Gün boyu o camı korursun: çatlamasın, kirlenmesin, kimse arkasını görmesin.
Burada içinde sessiz bir çekişme başlar. Bir yanda kendin olmak istersin: sevdiğin müziği açmak, merak ettiğini sormak, hayalini anlatmak. Öbür yanda kabul görmek istersin: grubun dışında kalmamak, gülünç duruma düşmemek. “İnsanlar ne düşünürse düşünsün” demek kolaydır. Ama on beş yaşında, otuz kişilik bir sınıfta bunu yaşamak hiç de kolay değildir.
Peki bu vitrini en çok ne çatlatır? Büyük kavgalar mı? Açık zorbalık mı? Çoğu zaman hayır. Çok daha küçük şeyler.
Bir Espri Doğdu, Bir Öğrenci Sustu
Şu sahneyi hayal et. Matematik dersi. Öğretmen tahtaya bir soru yazıyor ve sınıfa dönüyor. Arka sıralardan Emre parmak kaldırıyor; biraz heyecanlı, biraz çekingen. Cevabını söylüyor. Yanlış. Hem de alakasız bir yanlış. Ön sıradan biri hemen yetişiyor: “Hocam, Emre başka bir dersten bağlandı galiba.” Sınıf kahkahaya boğuluyor. Emre de gülüyor.
Herkes gülüyor, Emre de gülüyor. Demek ki bir sorun yok, değil mi? Sahneyi ağır çekime alıp Emre’nin yüzüne yakından bakalım. O gülüş, yüzünün üstünde duran bir maske. Maskenin arkasından başka bir ses geliyor:
“Neden konuştum ki?”
“Herkes bana bakıyor.”
“Bir daha… parmak kaldırmayacağım.”
O gün sınıfta bir espri doğdu ve bir öğrenci sustu. Kimse fark etmedi.
Buna mikro kabalık diyoruz: küçük, hızlı, çoğu zaman şaka kılığında gelen darbeler. Tek başına bakınca önemsiz görünürler. Ama her gün, her derste, her teneffüste tekrarlanırlar. Suya biraz daha yakından baktığında nerelerde saklandıklarını görürsün:
- Derste: Soru sorana “Uff, neyini anlamadın?”, katılana “inek”, öğretmene nazik davranana “yağcı”, iyi not alana “Kopya mı çektin?”
- Görünmez kılmak: Alınmayan selam, sandalyeye konan çanta (“Burası dolu”), maçta hep en son seçilen isim, grupta cevapsız kalan mesaj.
- Beden: Kiloya takılan lakap, sivilceye yapılan yorum, çatallanan sesin taklidi.
- Sahip olunanlar: “Hâlâ bu telefonu mu kullanıyorsun?”, “Ayakkabın çakma mı?”
- Zevkler: Dinlediği müziğe “cringe”, oynadığı oyuna “çocuk işi”, şivesine taklit.
- Hayaller: Doktor olmak istediğini söyleyene “Sen mi? Önce şu dersi geç.”
- Sözsüz olanlar: Devrilen gözler, birbirine bakıp gülmek, derin bir iç çekiş. “Ben bir şey demedim ki.” Doğru, demedi. Ama herkes duydu.
- Ekranda: Gizlice alınan ekran görüntüsü, çıkartmaya dönüşen fotoğraf, isim verilmeden atılan story. Bunlar akşam eve, gece yatağa kadar gelir.
- Erkek arasında: “Kız gibi ağlama.” “Erkek adam takmaz.” Ense tokadı, omuza yumruk, çekilen sandalye, saklanan çanta.
Her birinin arkasında sessiz bir mesaj vardır. “Burada merak etmek ve yanlış yapmak tehlikeli.” “Sen yoksun, olsan da fark etmez.” “Benim sevdiğim doğru, seninki gülünç.” “Burada yumuşaklık zayıflıktır.” Ve en ağır bedeli, yardıma ihtiyacı olan öder; çünkü yardım isteyemez hale gelir.
Suyu Görünmez Kılan Cümleler
“Şaka yaptık ya.” “Alınma hemen, ne hassassın.” “Bizde böyle, kankayız biz.” “Sen de gülmedin mi?” Bu cümleleri bir kez daha dinle. Kabalığı sıradanlaştıran, onu yapan kişi değil; arkasından gelen bu cümlelerdir. Suyu görünmez kılan onlardır.
Burada ilginç bir şey daha olur. Darbe yiyen, küçük düşmemek için aynı dille karşılık verir. Sonra bir başkası. Sonra bir başkası. Bir süre sonra kimse başlatmamış gibidir ama herkes bedel öder. Kabalık, sınıfın ortak dili olur.
Her sahnede üç kişi vardır: yapan, maruz kalan ve gülen. Yapan çoğu zaman ne yaptığını bilmez. Maruz kalan zararını gülüşünün arkasına saklar. Gülen ise “Ben bir şey yapmadım, sadece güldüm” der. Ama dur: Espri, gülen olmadan yaşayamaz. Seyirci, kabalığın yakıtıdır. Hepimiz bu üç rolden birinde mutlaka bulunduk. Belki üçünde de.
Artçı Deprem
Peki bunlar bu kadar küçükse, neden bu kadar önemli? Büyük bir depremden sonra ne olur? Artçılar: küçük ama sık sarsıntılar. Binan yıkılmamıştır ama içinde rahat uyuyabilir misin? Her tıkırtıda irkilirsin, kapının yanında oturursun, bir kulağın hep zemindedir. Mikro kabalıklar da böyledir. Tek tek binayı yıkmazlar ama içinde yaşayanı sürekli tetikte bırakırlar.
Emre’ye geri dönelim. Ertesi gün ders başladı; konu güzel, hatta ilginç. Ama Emre’nin zihni nerede? “Bugün yine bir şey derler mi?” “Arkamdakiler neye gülüyor?” “Soru sorsam mı… yok, sormayayım.” Zihninin yarısı derste, yarısı nöbette.
İnsan zihni böyle çalışır: Tehlike sezdiği yerde önce kendini korur, sonra öğrenir. Tehdit algılandığında beynin alarm sistemi devreye girer ve dikkat, öğrenmeden çok korunmaya yönelir. Bir tohumun filizlenmesi için toprağın sakin olması gerekir; insan zihni de ancak güvenli bir ortamda serpilir.
Dışarıdan bakan biri ise sadece derse ilgisiz bir öğrenci görür. Defteri kapalı, gözü pencerede. “Tembel” der, “umursamıyor” der. Ama bir dakika: Kim zamanını boşa geçirmek ister ki? Kim kendisine anlatılan derse bile bile sırtını döner? Belki mesele ilgisizlik değil, ilgilenecek güveni bulamamaktır. Elbette derse ilgisizliğin başka sebepleri de var: ailedeki sıkıntılar, uykusuzluk, başka ilgi alanları. Ama bu sebep en çok gözden kaçandır, çünkü içinde yüzdüğümüz suyun bir parçasıdır.
Tetikte bekleyen zihin, öğrenmeye yer bulamaz.
Rol Hapsi
Peki bu darbelerin etkisi zil çalınca geçer mi? Hayır. Çünkü en derin izlerini başka bir yerde bırakırlar. Her sınıfın görünmez bir oyuncu listesi vardır. Okulun ilk haftalarında roller dağıtılır; kimse oturup karar vermez ama herkes bilir: Bu palyaço. Bu inek. Bu sessiz olan. Bu uykucu. Bu kabadayı. Rol bir kez verildi mi, geri alınması çok zordur.
Sosyolojide buna etiketleme denir: Kişiye bir etiket yapıştırılır, kişi zamanla etikete uygun davranmaya başlar ve etiket kendi kendini doğrular. Sınıfta bunu ağırlaştıran bir şey daha vardır: Etiketin dışına çıkmaya kalkan cezalandırılır.
Burak sınıfın uykucusudur; dersin yarısında başı sıraya düşer, herkes alışmıştır. Bir sabah kararını verir: “Bu dönem farklı olacak.” Defterini açar, dinler ve öğretmen bir soru sorduğunda parmak kaldırır. Sınıf bir anda dönüp ona bakar: “Ooo, uyandı!” “Hayırdır Burak?” “Bravo, alkışlayalım!” Alkış kopar ama bu bir övgü değildir. Spot ışığı, tam da görünmek istemediği anda Burak’ın üstüne düşer; normal olan bir şey olağanüstü bir tuhaflığa dönüşür. Ertesi gün Burak’ın başı yine sıradadır.
Bir sahne daha: Öğle arası, mescide doğru yürüyen bir grup. Mert de aralarında. Onu namaz kılarken pek gören olmamıştır ama bugün içinde bir şey kıpırdamış, gitmeye karar vermiştir. Merdivenlerde bir arkadaşı seslenir: “Hayırdır Mert, ne oldu? Müslüman mı oldun?” Etraftakiler güler. Mert’in içinde ne olduğunu bilmiyoruz; belki bir dua, belki bir pişmanlık, belki sadece bir merak. Bilmediğimiz bir kapı aralanmıştı ve tek bir cümle o kapıyı kapatmaya yetti. Yarın gitmek isterse artık yalnızca kendi tereddüdüyle değil, o cümleyle de yüzleşmek zorunda.
Sessiz çocuk bir gün sınırını çizer: “Ooo, erkek mi oldun?” Küfürü bırakan: “Ne oldu, hoca mı oldun?” YKS’ye çalışmaya başlayan: “Sen mi çalışıyorsun? Bırak bunları.” Okula kitapla gelen: “Ceza mı aldın?” Bu cümlelerin her biri aynı şeyi söyler: “Sen buydun. Öyle kal.”
Neden mi yapıyoruz? Roller dünyayı öngörülebilir kılar; kimin ne yapacağını bilmek insana güven verir. Biri değişince bu düzen sarsılır ve daha zor bir soru doğar: Mert namaza başladıysa ben neredeyim? Burak çalışıyorsa ben ne yapıyorum? Alay, bu soruyu susturmanın en kolay yoludur.
Balıkçılar yakaladıkları yengeçleri koydukları kovanın üstünü kapatmazlar. Çünkü bilirler: Bir yengeç kenara tırmanmaya başladığında diğerleri onu bacağından aşağı çeker. Kimse kötü niyetli değildir ama kimse de kovadan çıkamaz. Böylece içimizdeki iyi insan olma isteği her denemede biraz daha körelir ve kişi kendisine biçilen kostümün içinde kalır.
Ertelenmiş Hayat
O zaman insan ne yapar? Bekler. “Liseden sonra her şey değişecek.” “Üniversitede yeni bir sayfa açarım.” “Kimsenin beni tanımadığı bir yerde başka biri olurum.” Bu cümleleri belki sen de kurdun.
Mezun olan pek çok insan, sonraki yıllarda bambaşka biri olur; çünkü yeni bir şehirde, yeni bir sınıfta kimse ona eski rolünü hatırlatmaz. Bazı öğrencilerin okulu “Bir bitse de kurtulsam” diye anlatmasının, onu açık bir cezaevine benzetmesinin bir sebebi de budur. Ama dikkat et: Hücre okul değildir. Hücre, roldür. Duvarları betondan değil, cümlelerden örülüdür.
Böylece dört yıl, gerçek hayatın başlamasının beklendiği bir bekleme salonuna döner. Oysa o dört yıl, insanın en çok değişebileceği, en hızlı büyüyebileceği yıllardır; bilgiyle, dostlukla, keşifle dolu olabilecek yıllar. O zaman kendimize şunu sormamız gerekiyor: İnsanın iyi biri olabilmesi için gerçekten şehir değiştirmesi mi gerekiyor?
Selamın Unutulan Anlamı
Belki de gerekmiyor. Belki bu kovadan çıkmanın yolu, her gün söylediğimiz bir kelimede saklı: Selam.
Günde kaç kez söylüyoruz? Koridorda, kapıda, telefonda. “Selam” deyip geçiyoruz; bazen hiç söylemiyoruz. Peki anlamı ne? Selam; esenlik, barış, güvenlik demektir. Biri sana “Selamün aleyküm” dediğinde aslında şunu söyler: “Benden sana zarar gelmez. Yanımda güvendesin.” Bir insanın diğerine verebileceği en büyük sözlerden biri bu.
Şimdi o küçük darbeleri hatırla. Her biri ne söylüyordu? “Yanımda tetikte ol.” Selamın tam tersini.
Selam bir şey daha söyler. Biriyle her sabah yeniden selamlaştığında onu dünkü haliyle değil, bugünkü haliyle karşılarsın. Her selam yeni bir sayfadır. Dün uykucu olan bugün parmak kaldırabilir; dün namaz kılmayan bugün mescide gelebilir. Selam ona bu hakkı tanır. Bu yüzden selamlaşma yalnızca bir nezaket kuralı değildir; güvenli bir sınıfın en küçük yapı taşıdır.
Kendi Yanında Bir Kapı Açmak
Hayatta hepimize küçük kabalıklar yapan pek çok insan var; otobüste, sokakta, bazen evde. İnsanlar bunlardan gerçekten yoruluyor. Hepsini değiştiremezsin ama kendi yanında bir kapı açabilirsin. Ve bu kapı büyük işlerle açılmaz:
- Selam ver, verilen selamı al. Başını kaldırıp gözüne bakarak.
- “Nasılsın?” diye sor ve cevabı gerçekten dinle.
- “Sıkma canını” ve “Yaparsın sen” diyebil.
- Seyirci olma. Bir arkadaşına espri yapıldığında o an gülme; sonra yanına gidip selam ver.
- Değişimi olağan karşıla. Burak parmak kaldırdığında hiçbir şey olmamış gibi dinle; Mert mescide geldiğinde yalnızca yanında yer aç. Ne alkış ne yorum.
Değişimi olağan karşılamak, birine verebileceğin en büyük desteklerden biridir.
Eğer bu suyun içinde nefes alamadığını hissediyorsan yalnız değilsin. Kendini sürekli tetikte, dışlanmış ya da bir role sıkıştırılmış hissediyorsan bunu konuşmak için rehberlik servisinin en uygun yer olduğunu aklından çıkarma; kapımız her zaman açık.
Yaşlı balığı hatırlıyor musun? Genç balıklara ilk önce ne yapmıştı? Selam vermişti. Suyu ancak ondan sonra sormuştu.
Yarın sabah sınıfa girdiğinde, biri senin yüzünden değil, senin sayende rahat girebilsin.
Selam olsun. Ve… su nasıl?
Bir Cevap Yazın