Tembel Değilsin, Kendini Koruyorsun

Ne yapman gerektiğini biliyorsun. Çalışmanın önemini biliyorsun. Disiplinin seni nereye götüreceğini de biliyorsun. Bir derste başarılı olmanın yolu bile belli: not almak, tekrar etmek, soru sormak, soru çözmek.

Peki o zaman neden yapmıyorsun?

Neden bildiğin yolu bırakıp seni düşük notlara götürecek olanı seçiyorsun? Bu soruyu sorduğumda öğrencilerimden hemen hemen hep aynı cevapları duyarım: “İstesem yaparım ama odaklanamıyorum.” “Potansiyelim var ama kullanamıyorum.” “Çalışmam lazım ama sıkılıyorum.”

Bu cümleler özellikle zorlu sınavlardan önce çoğalır. Ve hepsinin arkasında aynı hikâye vardır: Önümde küçük bir taş var. Biraz itsem aşacağım. Ama günler geçer, haftalar geçer; o küçük taş yerinden kıpırdamaz. Sonunda kendine tek kelimelik bir açıklama bulursun: tembellik.

Belki de mesele taş değildir. Belki de yaşadığın bu çıkmaz, “tembellik” gibi basit bir kelimenin arkasına sığmayacak kadar derindir. Bu yazıda o kelimenin altını biraz kazıyacağız.

Kendine Taktığın Sıfatlar

Önce şunu bilmemiz gerekiyor: Her insanın kendisiyle ilgili bir izlenimi vardır. Kiminde belirgin, kiminde bulanık; ama mutlaka vardır. Psikolojide buna benlik algısı diyoruz. “İyi bir insanım.” “Yardımseverim.” “Arkadaş canlısıyım.” “Biraz sinirliyim ama kalbim temizdir.” Kendini anlatırken kullandığın sıfatlar, benlik algının yapı taşlarıdır.

Bu sıfatların çoğunun olumlu olması tesadüf değildir. İnsan, hayatı boyunca olumlu bir benlik algısı inşa etmeye çalışır. Bunu başaramadığında da en azından benliğini zedeleyecek yaşantılardan uzak durmaya çalışır. Bu cümleyi aklının bir köşesine yaz; birazdan bütün tabloyu bu cümle açıklayacak.

Ağır Çekimde Bir Akşam

Şimdi şu sahneyi hayal et: Önemli bir sınava hazırlanıyorsun. Bir dersin konu anlatımını bitirdin ve sıra soru çözmeye geldi. Masada oturan o kişiye bir bak. Nazik biri. Kimsenin kalbini kırmamaya özen gösteriyor. Dürüst. Arkadaşları onu seviyor. Belki bazı alanlarda gerçekten yetenekli. “Ben anlarım,” diyor içinden, “potansiyelim var.” Bunları alt alta yazdığında karşına oldukça olumlu bir tablo çıkıyor.

Bu iyi insan soru bankasını açıyor. İlk sorular kolay geçiyor. Sonra zorluk artıyor ve o tanıdık an geliyor: üstesinden gelemediğin bir soru. Sahneyi ağır çekime alalım ve o anda zihninden geçen cümleleri tek tek dinleyelim:

“Çalıştığım hâlde yapamıyorum.”
“Oysa öğretmen geçen gün aynı soruyu çözdürmüştü.”
“Anlamada bir sorunum mu var?”
“Başkaları dersi dinlemeden bile çözüyor, ben emek veriyorum, yine olmuyor.”
“Yoksa… ben aptal mıyım?”

Daha on dakika önce kendini olumlu bir tabloyla görüyordun. Şimdi rüzgâr tersine döndü. Burada ilginç bir şey oluyor: Çözemediğin şey bir matematik sorusuydu ama sarsılan şey yalnızca matematik bilgin değil. Zihin, tek bir sorudaki başarısızlığı alıp bütün benliğine yayıyor. Bilişsel psikolojide buna aşırı genelleme denir: tek bir olaydan, kişinin bütününe dair bir hüküm çıkarmak. Nazik, dürüst, sevilen o insan, birkaç sorunun karşısında sanki unvanını kaybediyormuş gibi hissediyor.

Üstelik önünde daha onlarca soru var ve her yeni yanlış, o olumsuz sıfatın bir kanıtı olacak. Yıllardır inşa ettiğin benlik algısı bir testin sorularıyla yıkılmak üzere. Ayağının altındaki zemin kayıyor. Zihninin bulduğu çözüm ise çok basit:

Soru çözmeyi bırakmak.

Zihnin Kurduğu Hesap

İnsan zihni iki çelişkili durumu aynı anda kabul etmek istemez. Hem çalışan hem de başaramayan biri olmak, zihin için anlamlandırması çok yorucu bir durumdur. Üstelik çoğumuz bu anları ağır çekimde incelemeyiz; bütün bu fırtına farkında olmadan, otomatik olarak yaşanır. Biz yalnızca sonucunu görürüz: Kitabı kapatırız. Telefona uzanırız. Birden masayı toplamak, kalem açmak, çok önemli bir mesaja cevap vermek gerekir.

Günün sonunda geriye tembel, ders çalışma isteği olmayan, motivasyonu düşük biri kalır. Ve bu, zihin için çok daha kabul edilebilir bir sonuçtur. Neden mi? Zihnin kurduğu hesaba bir bak:

  • Çalışıp başaramazsam: aptalım.
  • Çalışmadan başaramazsam: sadece çalışmamışımdır.
  • Çalışmadan başarırsam: dâhiyim.

Görüyor musun? Çalışmamak, her ihtimalde benliği koruyan bir kalkandır. Psikologlar Steven Berglas ve Edward Jones bu stratejiye kendini engelleme (self-handicapping) adını verdi: Kişi, olası bir başarısızlığı yeteneğine değil, kendi yarattığı bir engele bağlayabilmek için performansını önceden sabote eder. Sınavdan önce “Hiç çalışmadım ya” diyen arkadaşını hatırla. Belki o cümleyi sen de kurmuşsundur. O cümle bir itiraf değil, bir sigortadır.

Bu kalkan neden bu kadar cazip? Çünkü aptal olmak, geleceğe dair umutlarımızı da dinamitler. Tembellik ise basit bir zaaf gibi algılanır; onu değiştirmek insanın elindedir. Aptallık ise değiştirilemez bir kader gibi görünür. İşte bu yüzden insan, kendini aptal olarak görmektense tembel olarak görmeyi daha katlanılabilir bulur. İşte sana tembelliğin anatomisi. (Bu döngünün farklı yüzlerini merak ediyorsan Kendini Sabotaj ve Kendini Sabotaj-2 yazılarına da göz atabilirsin.)

Yanlış Kurulmuş Köprüler

Peki bu döngüyü başlatan şey ne? Yaptığımız davranışlarla benlik algımız arasına köprü kurma eğilimimiz. Bu köprüleri yalnızca kötü anlarda kurmayız. Bir deneme sınavında birinci olduğumuzda kendimize “başarılı öğrenci” deriz. Birine yardım ettiğimizde kendimizi “yardımsever” diye tanımlarız. Tersi olduğunda ise, bir soruyu çözemediğimizde ya da bir konuyu anlayamadığımızda, aynı köprüden geçip kendimize “yeteneksiz” deriz.

Bu köprü kurma eğilimi, insan zihnindeki en hatalı mekanizmalardan biridir. Çözülmesi gereken düğüm şudur: bu köprüleri fark etmek ve onları yıkmak. “İyi bir şey yaptım” ile “Ben iyi biriyim” aynı cümle değildir. Biri yaptığın şeyi anlatır; diğeri ise kim olduğuna dair bir hükümdür. Aynı ayrımı zor anlara da uygulayalım:

  • Bir soruyu çözememek, aptal olduğunu göstermez. O soruyu nasıl çözeceğini henüz bilmediğini gösterir.
  • Başkalarının senden hızlı öğrenmesi, yetersiz olduğunu göstermez. Her insanın öğrenme hızının farklı olduğunu gösterir.
  • Matematiğe çalıştığın hâlde yol alamamak, yeteneksiz olduğun anlamına gelmez. Bazı konularda zorlandığın anlamına gelir.
  • Verilen sürede bir soruyu çözememek beceriksiz olduğunu söylemez. Biraz daha alıştırmaya ihtiyacın olduğunu söyler.
  • Deneme sınavında birinci olmak da hayatın genelinde başarılı biri olduğunu göstermez. O sınavda daha fazla net yaptığını gösterir.

Bir deneme sınavının sonucunu bir termometre gibi düşün. Termometre otuz sekiz dereceyi gösterdiğinde sana “Sen hasta bir insansın” demez; “Bugün ateşin var” der. Sana kim olduğunu değil, neye ihtiyacın olduğunu söyler. Deneme sonucu da böyledir: Bir kimlik kartı değil, o günün ölçümüdür.

Zihnimizin yaptığı genelleme hatası ise tek bir fotoğraf karesine bakıp bütün film hakkında hüküm vermeye benzer. Kötü bir kare, kötü bir film demek değildir. O soruyu çözemediğin an da hikâyenin yalnızca tek bir karesidir. İnsanın hızlı öğrendiği konular olduğu kadar yavaş öğrendiği konular da vardır; çözebildiği sorunlar olduğu kadar çözemedikleri de. Bütün bunlar senin kim olduğunu değil, o duruma nasıl davrandığını gösterir.

O Anda Ne Yapacaksın?

Bütün bunları bilmek güzel; ama asıl mesele, o zor soruyla karşılaştığın anda ne yapacağın. Üç küçük adım:

  1. Dur. Kitabı kapatmadan, telefona uzanmadan önce birkaç saniye dur.
  2. Fark et. O anda zihninden geçen cümleyi yakala. Ne diyor? “Ben aptalım” mı, “Bu iş bana göre değil” mi?
  3. Yeniden adlandır. O cümleyi bir hükümden bir duruma çevir.

“Ben aptalım” değil: “Bu soruyu henüz çözemedim.”
“Matematikte yeteneksizim” değil: “Bu konuda henüz yeterince pratik yapmadım.”

“Henüz” küçük bir kelime ama çok güçlüdür. Psikolog Carol Dweck’in gelişim zihniyeti dediği bakışın kalbinde de bu kelime durur: Yetenek sabit bir kader değil, emekle büyüyen bir şeydir. “Henüz” bir hükmü bir yolculuğa çevirir. Kapattığın kapıyı aralık bırakır.

İçindeki Ses

Hepimizin içinde bize bu hatırlatmaları yapan bir sese ihtiyacı var. Genelleme hatalarına karşı bizi koruyan, hayatın neşeli ya da zorlu anlarında bizi gerçekliğe geri döndüren bir ses. “Bu soruyu henüz çözemedin” diyen bir ses. Bu ses şu an kısık olabilir. Ama ona kulak verdikçe içinde daha fazla yer bulacaktır.

Bu yazıda kendini gördüysen yalnız değilsin. Bu konuları konuşmak için rehberlik servisinin en uygun yer olduğunu aklından çıkarma; kapımız her zaman açık.

Kendine bakarken tek bir soruya değil, bütün hikâyene bak.

Kendine iyi bak.

Bir Cevap Yazın

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑