Bir bebeğin biz yetişkinlerden farklı olan davranışlarına dikkat edin. Acıktığında ağlayan, saat farkı gözetmeksizin uyuyan veya uyanan, konforu bozulduğunda çevresini harekete geçiren, çeşitli sesleri özgürce çıkaran, içinden geldiği gibi davranan ve tamamen dürtülerinin kontrolünde hareket eden bir canlıdır. Herhangi bir kısıt ve kurala tabi olmadan yaşamlarını sürdürürler. Yaşamın ilk döneminde insanlar yetişkinlere göre daha az kuralla çevrilidir. Beceriler arttıkça kurallar dünyasına adım atılır. Yaş ilerledikçe insanın dahil olduğu kurallar çemberi de daralır.
Bir yetişkin, iş yerine gelirken istediği her kıyafeti giyemez. Ama 2 yaşındaki bir çocuk için ne giydiği önemli değildir. Yetişkin bir insan, açlık hissini bazı zamanlarda engellemek zorundadır. Ancak bir yaşındaki bebek acıktıysa o an ihtiyacını gidermek için çevresini uyarır. Susmak veya ertelemek zorunda değildir. Yetişkin bir birey, misafirler geldiğinde koltukta oturmalıdır ancak 3 yaşındaki bir çocuk masanın sehpanın altına rahatlıkla vakit geçirebilir. Yetişkin bir birey rahatsız olsa dahi sosyal ilişkilerini devam ettirmek zorunda kalabilir ancak dört yaşındaki bir çocuk sevmediğini açıkça söyleyebilir hatta bu sevimli bile gelebilir.

Yetişkinlik ile bebekliği ayıran en temel çizgi kurallar dünyasına ne kadar dahil olunduğu ile ilgilidir. Yetişkinlik kavramı aslında dürtüleri erteleme, duyguları kontrol etme, istekleri engelleme, içgüdüsel davranışlardan sıyrılma, diğerinin hislerini ve düşüncelerini önemseme, diğerlerinin konforuna saygı gösterme ile yakından ilişkilidir.
İnsan için en kritik durumlardan biri bireyin kendi istekleri ile çevrenin istekleri arasında kaldığı ikilemdir. Çocuk, evin içinde top oynamak ister ama aşağıdaki komşular rahatsız olabilir. Komşuların huzuru ve rahatı için oyun arzusundan feragat etmelidir. Peki, ya etmezse? İşte o zaman yetişkin dünyasından bir ses gelir: “Ayıp, yasak, yaramazlık yapma, bize ne derler?” Yetişkinlerin dünyası genellikle hırçın isteklerin nasıl engelleneceği ile ilgili stratejilerle donatılmıştır. Ödüller, cezalar, pekiştireçler, taltifler, kariyer basamakları, ayıplar, kınamalar vb. Aslında istekleri ile dolu olan bireye yetişkinler tarafından verilen mesaj şudur: “Bizim aramızda yer almak istiyorsan bu davranışları yapmalı veya yapmamalısın.” Haliyle bir bebek ailesine bağımlı olduğu için, haliyle insan bakıma ve korunmaya en fazla muhtaç canlı olduğu için, haliyle insan sosyal bir varlık olduğu için sosyal hayatın kendisinden istediklerini severek veya sevmeyerek, isyan ederek veya memnun kalarak, baskı altında veya hür kararıyla bir şekilde yerine getirir.
Şimdi burada birey bir fedakarlık yapıp “Tamam. Benim istediğim değil, toplumun istediği olsun” diyerek kendisinden aslında bir şekilde ödün vermektedir. “Tamam. Ben her ne kadar top oynamayı istesem de aşağıdaki komşuları rahatsız ettiğim için bana kızacaksınız ve beni dışlayacaksınız. Beni dışlamamanız için ben kendi isteğimden feragat ediyorum ve top oynamaktan vazgeçiyorum.” diyerek sosyal hayata kendi isteklerini feda ederek uyum sağlar.

Sosyal hayata uyum sağlamak, topluma karışmak için yaşamın ilerleyen yıllarında verilen tavizler, yerine getirilmesi gereken görevler de artar. Okul yılları başlar. Sabah erken çizgi film seyretmek yerine otuz kişilik sınıflara girip altı saat boyunca bir sırada oturup bir tane öğretmenin anlattıkları dinlenir. Sevilen kıyafet yerine, okul üniforması giyilir. Koridorda koşulmaz, acıktıysa kantinde sıra beklenir. Akşam ödevler yapılmalıdır. Bunları yapmak yetmez! Başarılı olunmalıdır. Hızlı düşünmeli, atik olmalı, doğru adımlar atmalıdır. Bir üst eğitim kurumlarına geçerken canhıraş bir şekilde çalışmalıdır. Duygusal davranmamalıdır. Çökmemelidir. Düşmemelidir. İşini layıkıyla yapmalıdır. Sorumluluklarını bilmelidir. İş sahibi olmalıdır. İş ortamındaki kurallara uymalıdır. Oyunu kurallarına göre oynamalıdır. Evet tüm bunlar insanın yaşamında birçok kolaylık sağlar. Oyunu kurallarına göre oynarsa başarılı bir öğrenci saygın bir iş insanı, sevilen bir aile üyesi olur. Kendini bir yerde kabul ettirir.
Ama insan evladının hikayesi bu kadar doğrusal değil. Ne hayat ne de insan, bu kadar basit bir denklemle açıklanamaz. İşler bir yerde karışır.
Kişi kendi isteği yerine başkalarının isteklerine boyun eğdiğinde, kendi canının istediği yerine başkasının istediğini yerine getirdiğinde aslında kendi özüne sırt çevirmiş olur. Yaşam, bir noktada kendisini terk etmesini emreder. Bu zoraki veya gönüllü terk edilme bireyin aslında kendisine bir yerde ihanet ettiği hissini oluşturur. Bu his, her zaman sıcağı sıcağına hissedilmese dahi yaşamın bazı koşullarında, yaşanılan iletişim problemlerinde küllenen bir kor gibi meydana çıkar. Bir tohum gibi toprak altında kalır, acı verici yaşantılar ve tecrübeler bu tohumu çatlatıp yüzeye çıkartır. Peki ama nasıl?
Yaşamın ilk yıllarında kurulan toplum ve birey arasında bu gizil sözleşme işlevsel olduğu sürece sorun yaratmaz. Öğrenci dersine düzenli geliyorsa, sınavlardan yüksek not alıyorsa, bir de nezaketli bir şekilde davranıyorsa elbette öğretmenlerin takdirine mazhar olur. Ailesini sevindirir. Örnek öğrenci olur onur belgesi alır. Televizyon izlemek yerine ders çalışmayı tercih eden birey bunun mükafatını genellikle alır. Ancak insan hata yapmaya ve yanılmaya oldukça elverişli bir varlık olduğu için bir yerde bir sebeple ayağı takılır. Yapamaması gereken bir şey yapar. Kopya çeker örneğin. Disipline verilir. İlk savunma şu olur: “Hocam ben bu zamana kadar kimseyi utandırmadım. Kimseye saygısızlık etmedim. Derslerimde de başarılıyım. Sosyal etkinliklere katıldım. Okulun sıralarını taşıdım. Ama ilk hatamda beni hemen disipline göndermeleri adaletsizlik değil mi?”
Bu aslında bir soru değil sorgulama. Biz bu cümleyi şöyle dönüştürebiliriz: “Ben ahdimi yerine getirdim. Yaşam boyu toplumun istediği gibi biri oldum. Tercihimi kendi isteklerim yerine toplumun isteklerinde yana yaptım. Ama ne oldu? Günün sonunda beni en ufak bir davranışımdan dolayı infaz ediyorsunuz. Bunca fedakarlığın, bunca teslimiyetin karşılığında işe yaramaz belgelerden ve anlık mutluluk kırıntılarından başka elime ne geçti? Bunca fedakarlık ne için yapıldı? Karşılığında iyi insan olduk ama iyi insan olmak bize ne kazandırdı? Başarılı öğrenci oldum, konforlu işim oldu, evim arabam oldu… Peki sonuç? Hangi başarı, hangi taltif, hangi kazanç top oynamak isteyen bir çocuğun hevesinden, canından daha tatlı olabilir ki?”
Bu oldukça doğal olan isyan süreci kırgınlık, üzüntü, öfke, hınç, hayal kırıklığı gibi duyguları beraberinde getirir. Eleştirilen, dışlanan, haysiyeti ile oynana, kınanan, gururu zedelenen, onuru önemsenmeyen her birey bu sorgulamaları içsel veya dışsal, sözel veya davranışsal şekilde ortaya çıkarır. Siz bir öğrencinizi “iyice bozdu kendini” diye tanımlarken aslında çocuk “Dünya ile kurduğum sözleşme işe yaramadı. Artık paşa gönlüm bilir.” Öğretmen “Evladım sıraya geç” dediğinde öğrenci ayağını sürür, duymazdan gelir, inatla sıranın dışında durur. Aptal olduğundan değil. Toplum artık bireyin nezdinde ne dayatılan kurallara uyulacak kadar değerli bir yapı ne de fedakarlık yapılacak, paşa gönlümüzün isteklerinden taviz verilecek kadar önemli değildir. Öğrenci, öğretmene karşı çıkarak, derse devam etmeyerek, ilgisiz kalarak aslında yaşamın erken döneminde sırt çevirdiği benliğine tekrar ülfet etmektedir. “Çocuk musunuz ya?” diye kızan öğretmen kastı yukarıdaki açıklamalar olmasa dahi doğru bir şeyler söylemektedir.
Peki burada öğretmen ne yapmalı? Kurallar dünyası çocuğu yaşama küstürüyorsa kuralları ortadan mı kaldırmalı? Hesap soracak veya yaşama karşı küsecek diye öğrencinin hatalarını cezasız mı bırakmalı? Bir şekilde boyun eğdirmeye devam mı etmeli? Yoksa tüm bu süreçleri öğrenciye anlatıp sorumsuz yüzleştirme mi yapmalı? Öğrencinin ruhunun derinliklerinden geçenleri adı gibi biliyor olsa dahi saydam bir şekilde tüm tespitlerini öğrenciye mi aktarmalı? Otoriter olmaktan vaz mı geçmeli? Öğrenciyi anlamak ile kuralları uygulamak arasındaki dengeyi nasıl kurmalı?