Bir önceki yazıda, insanın bebeklikten yetişkinliğe geçiş sürecinde karşılaştığı yol ayrımı ve bu yol ayrımı sonucunda yaşadığı hayal kırıklıklarının davranışsal yansımalarıyla ilgili serüven anlatılmıştı. Bu yazı ise bireylerin yaşadığı bu psişik süreçle ilgili öğretmenin rolü üzerine paylaşımlar içermektedir.

İnsan herhangi bir problem durumuyla karşılaştığında hızlı ve pratik bir şekilde bu problemden kurtulmayı arzu eder. Ancak, derin kökleri olan davranışsal problemlerin bir kaç basit cümleyle veya taktiksel bazı davranışlarla giderilmeyeceğini hatırlamamız gerekir. Dolayısıyla “öğretmenin alet çantası” gibi bir beklenti içerisinde olanlar için yazının bundan sonraki kısmı hayal kırıklığı yaratabilir. Çünkü biraz sonra paylaşacağımız bilgiler öğrencilerin yaşadığı içsel süreçleri iyileştirmek için öğretmenin yapacağı pratik müdahaleler yerine, öğretmenin bu süreçler karşısında kendini ve karşıdaki daha büyük bir anlamla kavramasını amaçlar.
Hiç şüphesiz insan psikolojisi üzerine sahip olunan bilgiler bireyin kişilerarası ilişkilerini verimli bir seviyeye taşıyabilir ve her iki tarafın da sağlıklı bir ruh haline sahip olmasını kolaylaştırabilir. Ancak bu süreç, bir arabayı tamir etmek gibi mekanik ve hızlı şekilde değil; bir ağaç yetiştirmek gibi sabır isteyen, vakti olan ve çok da kestirilemeyen bir süreçtir. Dolayısıyla insan ruh dünyası üzerine öğrenilen bilgiler, kriz anlarında hızlı bir çözümü getirmekten ziyade öğretmenlerin anlam dünyasını geliştirmeye, anlayışını kuvvetlendirmeye, sağduyulu davranmasına, manüplasyonları kavramasına, daha yararlı olan tepkiyi keşfetmesine olanak tanır. Bu nedenle önceki yazıda özne öğrenciyken buradaki özne ise öğretmendir.
Diğer Yanımız
Eğer bir önceki yazıyı içtenlikle okuduysanız anlatılanların kendi yaşamınızdaki izdüşümünü de fark etmeniz muhtemeldir. Bir öğrenci, kurallar dünyasının negatif etkilerini yaşıyorsa bir öğretmen de bir insan olarak pekala bu etkilere muhataptır.
Yetişkinler olarak bizler de terk edilen çocukluk dönemi özgürlüğünün, otantikliğinin ve saltanatının özlemini çekeriz. Bizler de diğerleri için yaptığımız fedakarlıkların karşılığını alamadığımızda anlamsızlık dünyasına kapılırız. Bizler de bu anlamsızlık hisleri karşısında görevlerimizi ihmal edebilir, isteksiz davranabilir, kuralları bozar ve kurallar dünyasından yakınabiliriz. Tükenmişlik sendromu yaşayabilir etrafımızı çeviren kültürden, değerler sisteminden, toplumdan uzaklaşmak isteyebiliriz. Bir dağ başına çekilip her şeyden uzaklaşmak isteyebiliriz. Bu nedenle en başta diğer yazıda anlatılanların yalnızca öğrencilerin serüveni değil tüm yetişkinlerin hikayesi olduğunu kabul etmek gerekir. Bunlar herhangi bir ruhsal bozukluk değil; her insanın tecrübe ettiği insan olmanın mecburiyetidir. Bu hisleri inkar etmek, bu hislerin ortaya çıkmasından endişe etmek, suçluluk duymak, narsisistik bir gururla içimizdeki bu protest duyguları dışsallaştırmak, bir yetişkin için en büyük tehlikedir. Çünkü tüm olgunluklar ancak kendimize karşı dürüst ve şeffaf bir ilişki kurduğumuzda ortaya çıkar.
Olgunluk, öğretmen ve öğrenci ilişkisinde devamı sağlayan en önemli faktördür. Çünkü bilinç düzeyleri eş olan iki insan arasında, bir etkileşim olsa dahi gelişim olması beklenemez. Sıcaklıkları eş olan nesneleri yanyana getirerek varolan toplam sıcaklığı arttıramayacağımız gibi olgunluk seviyesi benzer olan öğretmen ve öğrencilerin bir araya gelmesiyle de herhangi birinin olgunlaşması gelişmesi mümkün değildir. Bu nedenle eğitimle ilgili samimi niyeti olan bir öğretmenin öncelikle kendi olgunluk seviyesini yükseltmesi onun öğrencilere karşı veya eğitim camiasına karşı bir lütfu değil bir mecburiyetidir. Öğretmen bilgi sahibi olmaktan öte bilge olmalıdır.
Tuzak ve Transferans
Bir öğrencinin isyankar tavırları karşısında öğretmenin düşeceği en büyük hata öğrencinin yaşadığı kural tanımaz süreci kendi kişiliği ile özdeşleştirmesidir. Kural tanımaz öğrencinin bu tavrının temel nedeni öğretmenin kişiliği, varlığı, zâtı ile doğrudan ilişkili değildir. Öğretmen bir paratoner işlevi görüp tüm yıldırımı üzerine çekebilir. Ama yıldırımın sebebi öğretmen değil; öğrencinin iç dünyasında yaşanan fırtınalardır. Öğretmenin bu süreci kişisel algılaması; öğrenciye karşı sağduyulu olmasını, süreçte rasyonel davranmasını engeller. Bu ise öğrenciye karşı daha kışkırtıcı olmayı, kontrolsüz davranmayı beraberinde getirir. Eğer öğretmen kontrolden çıkar ise bu durumdan en çok haz duyan öğrenci olur. Çünkü öğrencinin kuralsız davranışlardaki en büyük maksat; otoriteyi, kural koyucuyu, sistemi çalışmaz hale getirmektir. Bir öğretmenin duygularına yenilip çığırından çıkması öğrencilerin gizli hedefidir. Öğrencinin sergilediği meydan okuyuşlar öğretmeni manipüle etme stratejinin en geçerli yoludur.
Bu duruma düşmemek için öğretmen öncelikle öğrencinin bu davranışlarını neden kişiliğine yönelik bir saldırı olarak algıladığını anlamaya çalışmalıdır. Öğretmen eğer sınıf içindeki olaylardan kolayca etkileniyor ve yaşantıları kendi içinde sindiremiyorsa dış ortamda yaşadığı çatışmalar, iç ortamda yaşadığı çatışmaların bir tezahürüdür. Örneğin; bir öğretmen çok emek veriyor ve neticesinde hiç bir sonuç alamıyorsa hem mesleğe hem de yaşama yönelik bir kırgınlık yaşayabilir. Tam bu durumda bir öğrencinin sergileyeceği pervasızca tavır, öğretmenin yaşadığı tüm bu kırgınlığın ete kemiğe bürünmüş bir hali olabilir. O anda karşıda duran öğrenci değil; bize hayal kırıklığı yaşatan yaşamdır. Öğretmen, yaşama karşı öfkesini ve kırgınlığını o öğrenciye yansıtabilir. Bunun gibi binlerce örnek sunulabilir. Burada fark edilmesi gereken en önemli husus insanların kendi iç dünyalarındaki çatışmaları bir şekilde dış dünyada somutlaştırabileceği ve okul ortamında öğretmen-öğrenci ilişkisinde de bunun oldukça muhtemel olacağıdır. Bu nedenle öğretmenin, kendi içinde sınıf ortamındaki kendi duygu, düşünce ve davranışlarını gözlemleyen bir aygıt icat etmesi gereklidir. Kendini sorgulayan ve gözlemleyen bu yapı, öğretmenin her davranışının işlevsel olmasının başlangıcıdır.
Dost ve Düşman
Öğretmen konumu itibariyle kurallar dünyasının hem öznesi hem de nesnesi konumundadır. Kurallar dünyasının negatif etkilerini yaşadığı gibi yine o kurallar dünyasını inşa eden bir figürdür. Çünkü öğrenciye ödev verir, yoklama alır, kuralları hatırlatır. Yani o kurallar dünyanın bir neferi olarak öğrencinin karşısındadır. Bu nedenle bir öğretmen paradoksal biçimde öğrencinin hem dostu hem düşmanıdır. Ancak çoğu öğretmen bu kurallar dünyasının mağdurlarından birinin de kendisi olduğunu unutup kurallar dünyasının yekpare bir aygıtı olma rolüne girer. Yani öğretmen de öğrencinin isyan ettiği kurallar dünyasının safında yer aldığı için öğrencinin gözünde yalnızca düşman rolündedir. Eğer bu role girilip aksi bir davranış sergilemediği müddetçe öğrencinin öğretmene karşı ilişkisi korku-saygı temelli olup şükran temelli olmayacaktır. Öğretmeni, idare edilmesi gereken bir kişi olarak algılayacak gücü yettiğinde ise açıktan meydan okuyacaktır.
Öğretmene aslında burada iki yüzlü olmak düşüyor. Hem kurallar dünyasını uygulayan ve hatırlatan hem de bu dünyanın yarattığı zorlukları ve zorlanmaları anlayarak öğrenciye dost olan bir yüze ihtiyaç var. Her ne kadar bir biri ile tezat bir düşünce örgüsü gerektirse dahi bu iki rolü uygulamak da mümkündür. Bunu mümkün kılan ise öğretmenin kuracağı saydam ve dürüst iletişimdir. Öğretmenlerin birçoğu öğrencilerin kendisinin çabalarını anladığına inanır. Yani öğretmen çocuğun yaşamına dokunmak ister, tüm eylemlerini buna göre kurgular, neticede çocuğun menfaati önceliklidir. Ancak her öğrenci öğretmene bu gözle bakmaz. Bazen öğretmenin çabalarını algılayamaz, öğretmenin dost yüzünü göremez. Öğretmenin, öğrencinin bunu zaten anlamış olmasını beklemesi büyük bir yanılgıdır. Bu nedenle öğrenciyle olan iletişimde yapılan tüm çalışmaların öğrencinin yararını öncelediğini hatırlatmak gerekir. Ancak bunları öğrencide bir suçluluk yaratmak veya öğrencide bir üstünlük kurmak için değil; öğrencinin karşısında ona dost olan bir kişiyi fark edemeyip yaşamının daha kötüye gitmesinin engellemek için yapmalıdır. “Ben sizin için neler yapıyorum ama karşılığında sizin şu yaptıklarınıza bakın” tarzı bir söylem yerine “Benim niyetim ve çabam sizi yaşamda güçlü kılmak. Ama sahip olduğunuz bazı davranışlar sizinle bu paydada buluşmamızı engelliyor. Bunu nasıl aşabiliriz? Bu davranışlardan kurtulmak için neye ihtiyacınız var?” gibi bir söylem daha etkili bir süreç başlatabilir.

Samimiyet Korkusu
Karşıdaki kişiye karşı sevgimizi, merhametimizi, beğenimizi, takdirimizi ifade etmekte bazen ketun davranabiliyor bu ifadelerin karşı tarafı gereksizce şımartacağına inanabiliyoruz. Bazen öğretmen de beğenileri, sevgisini, şefkatini ifade etmekten imtina edebilir. Ancak insanları birbirine bağlayan aslında bu samimi duyguların paylaşılmasıdır. Öğretmen bir öğrenciyi seviyor ve onu takdir ediyorsa onun hangi özelliğini sevdiğini kendi içinde netleştirmelidir. Öğrencinin nezaketini mi, iş bitiriciliğini mi, saygısını mı, ifade becerisini mi, neyi sevdiğini bilip onu öğrenciye öyle ifade etmesi gerçek bağları kuracaktır. Onun yaşamına bu nedenlerden dolayı değer verdiğini belirtmeli ve ondan istediği şeylerin yine onun yararına olacak şeyler olduğunu söylemelidir. Öğrenci, eğer bu tutumlara karşılık vermiyorsa öğrenciye ulaşamadığını da açık yüreklilikle ifade etmelidir. Öğretmenin kontrolden çıkması ile aciz kalması arasında çok ciddi fark vardır. Çoğu öğretmen yetersiz görünmemek için öğrencilere erişemediği, sınıf ortamında aciz kaldığı gerçeğini gizlemeye çalışır. Ancak insanları birbirine yakınlaştıran gizem değil, saygıdeğer bir saydamlıktır. Örneğin: “Senin ödevlerini düzenli olarak yapman için benden tarafa beklentin nedir? Senin daha düzenli çalışman için ne yapmam gerektiği konusunda senden gelecek geribildirime ihtiyacım var” cümlesi,öğretmenin duygularını şeffaf biçimde ifade etmesine yardımcı olur. Ayrıca sorunu tek başına sırtlanmasının önüne geçer, öğrenciyle ortak bir paydada buluşulur ve karşı tarafa yetişkin insan muamelesi yapılarak ilişki, saygıdeğer bir boyuta taşınır.
Kural Korkusu
Bu bilgilere sahip olan, insanın yapısıyla ilgili derinlikli bir içe bakışa sahip olan öğretmenlerde genellikle kuralları uygulamaya dair bir çekince meydana gelir. Kurallar dünyasının yarattığı yıkıcı süreçleri, kuralları ortadan kaldırarak engellemeye çalışmak beyhude ve anlamsız bir yaklaşımdır. Hatta bu yaklaşım öğrencinin sosyal hayata uyum sağlamasının önüne geçer. Zorlukları ortadan kaldırmak merhamet değil; gelişimi manipüle etmektedir. Çünkü insanın gelişim süreci kurallar dünyası ile öznel dünyanın çatışmasıyla meydana gelir. Öğretmene düşen bu çatışmayı ortadan kaldırmak değil; bu çatışmada öğrenciyi güçlü kılmaktır. Bu nedenle öğretmen yalnızca müşfik bir tavırla değil; yeri geldiği zaman sert tavırlarıyla da meydanda olmalıdır. Peki ne zaman?
Öğretmen öncelikle dost kimliğini açıkça meydana koymalı, İlk karşılaşmada iyi niyetini, öğrenciye neden destek olmak istediğini, öğrencinin insanlığına duyduğu saygıyı mutlaka aktarmalıdır. Bu anlatım öğrencinin öğretmeni öncelikle dost olarak algılamasını kolaylaştıracaktır. Süreç içerisinde yaşanılan tüm olaylarda bu dostluk ilişkisine atıfta bulunmak en büyük kurtarıcıdır. Bu dostane tavır sonrasında kurallar dünyasının gereklilikleri olarak öğretmen ders anlatımı, ödevlendirme, sınıf kontrolü gibi kurallarla sahneye çıkar. Ancak, bu kuralları öğrencinin başına birden boca etmek yerine ödevlerin, sorumlulukların, sessizliğin, sınıf düzeninin genellikle öğrencilerden istenilen şeylerin neden istendiği ile ilgili açıklama yapmak yol açıcı olur. Bu isteklerin aslında dost olan öğretmenin de isteği olduğunu hissettirmelidir. Bu izahlar ve açıklamalar hiç bir zaman boşa geçirilen zaman, boşa yapılan konuşmalar değildir. Yalnız bu açıklamalar kuru nasihattan ve ezberden öte öğretmenin duygu dünyasını açan bir yapıda olması işlevseldir. Her kriz durumunda kurulan ilk dostluk ilişkisine ve iyi niyete atıfta bulunulmalıdır.
Ancak her ne yapılırsa yapılsın öğretmenin kudreti kadar öğrencinin de kudreti vardır. Öğretmenin nasıl ki iradesi söz konusuysa öğrencinin de iradesi söz konusudur. Öğrenci öğretmenin profesyonel davranışlarıyla kukla gibi yönetilecek bir yapıda değildir. Nasıl ki bir tohumu ektiğinizde tüm bakımları yapsanız dahi tohumun yeşermeme ihtimali varsa öğrencinin de tüm çabalara rağmen kayıtsız kalması muhtemeldir. Ancak bu düşünce kaderci bir anlayışı değil; acziyetler karşısında sükunetli bir tavrı doğurmalıdır. Karşıdakinin de bir iradesi olduğunu bilmek tükenmişlik hislerini engeller. Öğrencinin neden kayıtsız kaldığı ile ilgili öğretmenin yaptığı sorgulamalar öğretmeninin daha bilge, daha olgun ve daha açık görüşlü olmasını sağlıyorsa işlevseldir. Bazen öğrenciden kaynaklı bazen öğretmenden kaynaklı engeller olabilir. Bu engeller keşfedilebilirse sorgulamalar anlamlı olur. Yani her kriz, her çaresizlik yeni keşifler için bir fırsat olmalıdır. Bu nedenle öğretmenlik aslında yaşamın her günü içsel gelişime açık bir meslektir. Bir öğretmen eğer tüm bu süreçlere hakkıyla dahil oluyorsa her günü, her senesi başka bir olgunlukla ilerler.
Kamu Düzeni
Fakat bazı yaşantılar vardır ki öğretmenin becerilerinden, öğrencinin olgunluğundan öte bedeller ister. Öğretmen tüm çabalara rağmen kurallara aykırı davranışları engelleyemiyorsa işte bu noktada şeriatın kestiği parmak acımayacaktır. Kamu düzeni; insanın bireysel hislerinden, takılmalarından, ruhsal çatışmalarından daha değersiz ve kıymetsiz değildir. Hali hazırda bu kamu düzeni, bu kurallar dünyası birçok insanın yaşamını kolaylaştırmaktadır. Bir öğrenciye anlayışla yaklaşmak, kamu düzenini bozucu bir alışkanlık haline gelmemelidir. Bu noktada öğretmen kurallar dünyasının sınırlarını kesin bir şekilde hatırlatmalıdır. Kızması gerektiğinde kızmalı, öfkelendiği yerde öfkesini ifade etmeli, kırıldığı zaman kırgınlığını açık yüreklilikle ifade etmelidir. Zayıf not alması gerekiyorsa zayıf vermeli, sınıfta kalması gerekiyorsa sınıfta bırakmalı, disipline verilmesi gerekiyorsa disipline verilmelidir. Bu süreçte dahi öğrencinin hangi davranışının eksik olduğu, neleri ısrarla yapmadığı ve neden yaptırım uygulandığı açıkça belirtilmelidir. Öğrencinin kişiliği değil davranışı cezalandırmalıdır. Neyi değiştirmesi gerektiği açıkça ifade edilmelidir. Bu nedenle öğretmen sevgisiyle öfkesiyle bağışlayıcı tavrıyla cezalandırıcı yüzüyle bir bütün halinde olmalıdır.
Yaşamın tüm bu döngüsünde öğretmenin kendi içinde geliştirdiği bir anlam dünyasının büyüklüğü ve etkisi göze çarpar. Bir öğretmen kendi iç dünyasında derinleşebildiği kadar dış dünyanın hengameleriyle baş edebilir.
Eğer insan, bakmayı öğrenirse her insan, her an, her yaşantı yeni bir dünyanın kapısını açar.