Kendini Sabotaj-2: Döngüyü Kırmanın Yolları

Bundan önceki yazıda kendini sabotaj kavramının tanınması ile ilgili bilgiler yer almaktaydı. Özetle kendini sabotaj, bireyin herhangi bir performans öncesinde olası bir başarısızlık durumuna karşı başarısızlığı dışsallaştırmak, başarıyı da içselleştirmek için performansı engelleyen sözel veya davranışsal faktörler icat etme sürecidir. Birey, zayıf alma ihtimali olan bir sınav öncesinde sınava çalışmayı erteleyerek sınav sonucunda muhtemel bir başarısızlık durumunda başarısızlığı erteleme davranışına atfederek yetersizlik duygusundan uzaklaşmak ister. Ayrıca muhtemel bir başarı durumunda ise “Çalışmadığım halde başardım” diyerek kendi zekasıyla ilgili bir övünç çıkarır.

Bu denklemde en önemli unsur bireyin korumaya değer verdiği bir benlik yapısının var olmasıdır. Yani yetersiz görünmeyi istemeyen bir öğrenci aslında kendini yeterli algılamak ister. “Ben yapabilirim.” inancını korumak ister. Eğer bir insan “Ben yapabilirim” inancını korumak istiyorsa onun bir işte yeterli olduğu, yetenekli olduğu algısı nereden gelmiştir? Öğrenci bir sınav sonucunda çalıştığı halde yapamayıp kendini aptal durumuna düşmemek için çabalıyorsa diğer taraftan aslında onun aptal olmadığına inandığı bir benliği vardır. Peki ne olmuştur da kişi bir yerde aptal olmadığına ikna olmuştur?

Bireyin yaşamındaki çoğu davranış çocukluk yaşantılarının bir yansımasıdır. Bir çocuk aile ortamında ne tür geri bildirimler alıyorsa sosyal hayatta da aslında benzer davranışlarla benzer ödülleri bekler. Ebeveynlerin çocuk yetiştirme tarzlarında yaptığı en büyük hatalardan biri çocuğun karakteri ile ilgili övgüler sunmasıdır. “Aferin benim zeki oğlum.” “Aferin sana akıllı kızım.” Burada yer alan övgüler çocuğa bir etiket yapıştırmaktadır. Zeki, akıllı, güzel, pratik zekalı, mantıklı, uslu, terbiyeli, tatlı vb unvanlarla çocuk bir kalıba hapsedilir. Ancak burada en büyük sıkıntı çocuğa neden zeki denildiği, neden akıllı denildiği, çocuğun neden uslu sıfatını aldığı ile ilgili bir belirsizlik olmasıdır. Bir çocuğu zeki yapan nedir? Hangi davranışıdır? Zeki derken hangi davranışı takdir edilmiştir? Çocuğun yaptığı hangi özellik taltif edilmiştir? Çocuk için bu takdir belirsiz sebeplere dayanmaktadır. Ama diğer taraftan güzel bir unvan almıştır. Hayranlık duygusunun yarattığı haz, belirsizliğin yarattığı anlamsızlığa galip gelir. Yaşamın erken dönemlerinde bu tür kaynağı belirsiz övgüler çocuk için küçük dozlarla verilen zehir gibidir.

Bu zehir yalnızca aile ortamında değil okul ortamında da verilir. Öğrenci karne alırken derslerden “Pekiyi” almıştır. Ama ne için? Türkçeden 90 almıştır. Ama neden? 10 puan nereden kırılmıştır? Takdir ve teşekkür belgeleri alınır. Ancak öğrenci neden takdir edilir ki? Öğrencinin yüksek not ortalaması alması öğrenciyle ilgili neyi gösterir? 2 yazılı sınav ve öğretmenin sözlü puanlarla oluşturduğu notlar öğrenciyle ilgili neyi göstermektedir? Kopya çekerek mi, istikrarlı olarak mı, yılmazlık göstererek mi, öğretmeni rahatsız etmeyerek mi? Neyin ödüllendirilip neyin cezalandırıldığı belli değildir. Eğitimcilerin düştüğü bu hatalar öğrencilerin de kaynağı belirsiz övgülere sımsıkı sarılmasıyla uzun süre devam eder. Yaşamın bir noktasından sonra artık herhangi bir konuyu öğrenmek değil unvanlar almak daha tatlı gelmeye başlar. Takdir almak övülecek bir şeydir. Takdir almak için not yükseltmek gerekir. Not yükseltmek için ise tek yol çalışmak değildir. Kopya da çekilebilir. Şirinlik yapılarak da öğretmenden not istenir. Hatta hastalıklar, psikolojik sorunlar bahane edilerek de sınavların yıkıcı süreçlerinden muaf tutulmak istenilebilir. Günün sonunda takdir alınır. Aile mutlu, öğretmen mutlu, çocuk mutludur. Ama başarı nasıl geldi? Ne önemi var ki!

“Tosun Paşa” aslında bu durumu betimleyen harika bir örnektir. Gösterişli üniformalar, madalyalar, kılıçlar, etraftakilerin saygısı ve hürmeti… O kadar tatlı ve heyecan vericidir ki… Tosun Paşa bu güzelliklere kapılıp kendisinin neden paşa olduğu ile ilgili süreci sorgulamaz. Aile de Tosun Paşa görevini yaptığı sürece rahatsız olmaz. İşte biz de aslında eğitim sisteminde kaynağı belirsiz övgüler, ödüller, unvanlar vererek Tosun Paşalar meydana getiriyoruz. Günün sonunda bir güreş meydanına çıkıldığında hakiki Tosun Paşa olmadığımız anlaşılacaktır.

Öğrencilerde kendini sabotaj oranı en yüksek olan kesim, not ortalaması 75-85 bandında olan öğrencilerdir. Bu öğrenciler bir şekilde teşekkür belgesi alabilmektedir. Sınıfı da sorunsuz geçmektedir. 85 de aslında mutsuz etmeyecek bir puandır. Ancak 15-20 puanlık bir kayıp da vardır. Teşekkür almanın huzuru ve keyfi kaybedilen 15 puanın peşine düşürme zahmetinden daha büyüktür. Öğrenci aslında “Başarılıyım” algısını bu evrede alır. Ama eksikleri olduğu için gelecek yıllarda borçlu olacak şekilde yaşamına devam eder. Ta ki performansın gerçek anlamda sorgulandığı YKS gibi sınavlarda tüm bu yanlışlıklar, hatalar, kusurlar hepsi ortaya çıkar. Hatta şişirilmiş notların köpüğü de gittiğinde ortaya vahim bir tablo çıkar. Övgülere mazhar olan Tosun Paşa, hakiki Tosun Paşa geldiğinde nasıl ki şaşkın bir vaziyette kalıp “O halde ben kimin ya hu?” diye bir soru soruyorsa öğrenciler de girdikleri deneme sınavlarında %30 başarı oranıyla sonuç aldığında “Bu teşekkürleri, takdirleri alan kimdi?” diye sorar. Tüm aileler lise döneminde veya sınav döneminde istisnasız şu cümleyi kurar: “Hocam aslında ilkokulda çok iyiydi, liseye gelince bozuldu.” Aslında ilkokulda da iyi değildi ama siz görmemeyi tercih ettiniz. Küçük başarılar ile avunmayı büyük gerçeği görmekten daha tatlı gördünüz. Takdir getirirsen telefon, teşekkür getirirsen bisiklet alırız dediniz ancak çocuğun o takdiri nasıl getirdiğini sorgulamadınız. Sorunları, hataları görmezden gelmek konfor alanında kalmanızı sağladı. Hadi itiraf edelim, hakiki Tosun Paşa gelmeden önce ne güzel saltanatımız vardı…

Başarının yolu, kaynağı belirsiz başarılarla övünmek yerine, acı gerçeklerle yüzleşmekten geçer. Kendini sabotaj davranışları kısa vadede gururumuzu korusa dahi uzun vadede bizi daha büyük başarısızlıklara götürmektedir. Bu nedenle kendini sabotajı ortaya çıkaran faktör, kişinin kendine saydam olmayan bir bakış açısıyla bakması, dürüst davranmaması ve saltanatını kaybetmekten korkmasıdır. Burada aslında kişi kendisi için neyin önemli olduğununa karar vermelidir. Övünç almak mı başarı elde etmek mi? Girilen bir deneme sınavında övünç alınmak isteniyor veya eleştirilerden muaf olunmak isteniyorsa kendini sabotaj davranışları en pratik yoldur. Ama birey için önemli olan övünç almak veya eleştirilmemek yerine gerçek anlamda öğrenmeyi gerçekleştirmek ve başarılı olmak ise o halde kendisiyle ilgili en sert gerçekliklerle yüzleşmeyi göze almalıdır.

İnsanın sert başarısızlıklarla, yetersizliklerle, kapasite eksikliği ile yüzleşmesinin önündeki engellerden biri de kişinin nasıl başarılı olacağına dair belirsizlik yaşamasıdır. Yani aslında öğrenci matematikten başarılı olmak istese dahi bunu nasıl yapacağını bilmediği için de kendini sabotaj davranışlarına yönelebilir. Bu durumda öğrenci geçmişte başarıları varsa bunların nasıl ortaya çıktığını derinlemesine araştırmalıdır. Daha önce yaptıysa yeniden yapabilir. Kendini daha önce başarılı kılan neyse tekrar ona sarılabilir. Kendi yaşam hikayesinde bir başarı öyküsü yoksa eğer, başarılı olanların hikayesini dinlemelidir. Eğer öğrenci başarının gerekçesini zekaya, potansiyele, Allah vergisi bir yeteneğe yüklüyorsa çalışma davranışının gücünü bilmiyor demektir. Başarıya giden yolun çok çalışmaktan geçtiği her ne kadar klişe bir söz olarak algılansa da bu sözün klişe olarak algılanması, çalışmaktan başka yolların olabileceğinin düşünülmesi yine kendini sabotaj davranışlarından birisidir. Bu nedenle çalışmanın önemini küçümseyen herhangi bir kişinin kalıcı ve sürekliliği olan başarılara erişmesi hayalden ibarettir.

Kendini sabotaj konusunda üzerinde durulması gereken bir husus da insanların çok fazla sonuç odaklı olmalarıdır. Evet, çalışmanın ana gayesi bir işte nihayete ulaşmaktır ancak çok fazla sonuç odaklı olmak, gösterilen çabanın küçümsenmesine neden olur. Siz İstanbul’dan Ankara’ya gitmek istiyorsunuz. Ancak arabanız olmadığı için sürekli evde oturuyorsanız Ankara’ya gitme ihtimaliniz yoktur. Birisi gelip size o anda “O halde yürüyerek git” dese herhalde şaka yaptığını düşünürsünüz. Çünkü o kadar mesafenin yürünerek gidilemeyeceğine inanırsınız. Aynı bu örnek gibi deneme sınavları düşük olan öğrencinin sınavı kazanmak için çok yol alması gerektiği düşüncesi arabası olmadığı için yola çıkmaktan çekinen kişinin örneğine benzer. Mesafenin uzaklığı, işin imkansızlığını göstermez sadece zorluk derecesini gösterir. Eğer bir şekilde yürüyerek dahi olsa yola çıkılırsa en azından bizimle aynı yöne giden insanları bulma ihtimalimiz artar. Varsa bazen onların vasıtalarıyla gideceğimiz yere gidebiliriz. Deneme sınavlarında netlerine bakıp herhangi bir yer kazanamayacağını düşünen öğrenci hedefi küçük parçalara ayırmalıdır. Matematikten 2 net yapıyorsa onun en önemli hedefi 35 net çıkarmak değil 3 net çıkarmaktır. Sonraki adımda 4 nete çıkarmaktır. Önemli olan o istikamette küçük de olsa bir adım atmaktır. Sonuca odaklanmak yerine süreçte yapılacak en önemli işi tespit etmektir. Bu durum deneme sınavlarında Türkçe paragrafı çözen öğrencilerde “dikkatim dağılıyor” cümlesiyle karşılık bulur. Dikkati esas dağıtan şey deneme sınavının bütününü düşünmektir. Halbuki orada önemli olan deneme sınavının tamamını değil o an ilgilenilen soruyu yapmaya çalışmaktır.

Bir sınavı geçmeye yönelik performans sergilerken aslında yaşamımızın bir kısmını geride bırakırız. Dizi izlemek yerine Fizik sorularıyla boğuşmak haliyle keyif vermez. Dolayısıyla ders çalışmaya yönelik direncin arkasında aslında yaşamın heyecansız ve ruhsuz bir hale bürüneceği endişesi vardır. Ders çalışmak, ödev yapmak, sorumluklarını yerine getirmek sanki insanın ruhundan ve özünden bir parça koparıyor, insanı mekanikleştiriyor hissini oluşturur. Diğer bir deyişle ders çalışmayı “Yaşamım elimden gidiyor” duygusuyla değerlendirir. Bu evrede öğrenci şunu sormalı: “Fizik sınavına çalışmak gerçekten benim yaşamımı köreltir mi? Benim yaşamımın tadı gider mi?” Eğer böyle bir korku varsa hem yaşamın keyfini sürüp hem de Fizik dersine çalışmakla ilgili bir yöntem icat etmelidir. İnsan her ne kadar duygusal bir varlık olsa da rasyonalitesi onu birçok çatışma durumundan uzlaşıyla ayrılmasına yardımcı olur. Haftanın 6 günü ders çalışmaya ayrıldıysa 1 günü de isteklere ayrılmalıdır. Ancak öğrencilerde genellikle o 1 gün tamamen elden gidecekmiş kaygısı oluştuğu için o 6 gün de hiç bir zaman verilmez. Diğer taraftan yaşamı eğlenceli, tatlı, keyifli kılma arzusunun arka planı araştırılmalıdır. Bu istekler nereden gelmektedir? Bu istekler şimdiki yaşın verdiği istekler midir? Örneğin 5 yaşındaki bir çocuk oyuncaklarıyla oynamak isterken, 16 yaşındaki bir genç için oyuncak oynama isteği komik gelir. Ancak aynı genç sosyal medyada saatlerce vakit harcayabilir. 5 yaşındaki bir çocuk için oyuncak neyse 16 yaşındaki bir çocuk için de sosyal medya aynı işlevi görür. Ama tıpkı 16 yaşına gelindiğinde 5 yaşındaki heveslerin, isteklerin, heyecanların kalmaması gibi 25 yaşına gelindiğinde de 16 yaşındaki hevesler kalmayacaktır. Yani şu an bizi ders çalışmaktan alakoyan, sahip olmak istediğimiz ve sıkı sıkıya bağlandığımız kişilik özelliğimiz, ilerleyen yıllarda aslında bize oldukça komik ve gereksiz gelebilir. Bu nedenle öğrenci, “Ben bunu istiyorum, ben buyum” demek yerine “Şimdiki halim bunu istiyor ama bu isteğim ileride kaybolabilir. O nedenle ileride beni terk edecek bir isteğin şu an beni yönetmesine izin vermemeliyim” diyerek yaşamını daha anlamlı hale getirebilmelidir.

İnsanın etrafı korku duvarlarıyla örülüdür. İtibarı kaybetmek, rezil olmak, aptal konumuna düşmek, gururu kırılmak… Bunlar insanı hep bir kalıbın içinde tutan, insanın yaşam alanını kısıtlayan şartlanmalardır. Bazen korkulacak şeyin başa gelme düşüncesi o olayın gerçekleşmesinden daha büyük endişe yaratır. Kendini sabotaj davranışında aptal durumuna düşme korkusu aslında zihnin büyüttüğü bir korkudur. Dünyanın sonu değildir. Çalışıp da başaramamak insanlarda bir kırgınlık yaratır ama bu, altından kalkılmayacak bir süreç değildir. Tüm başarılı insanlar sürecin bir yerinde kendini yetersiz, değersiz, aptal, beceriksiz olarak hissetmiştir. Hiç kimse başarı yolunu şarkı söyleyerek yürümemiştir. Tüm başarıların arkasında kendimizle ilgili görmeyi arzu etmediğimiz yaşantılar vardır. Ancak başarının gizemi bu sıfatlara takılmadan yapılması gerekeni yapmaktır.

Her ne kadar bireyi engelleyen içsel sebepler olsa da bazı insanlar izlenimleri yönetmeye de odaklanmış durumdadır. Kendi benlik algısı yerine başkalarının kendisiyle ilgili düşüncelerine de yüksek derecede önem verir. Ailesini hayal kırıklığına uğratmak, öğretmenin gözünde potansiyeli olmayan öğrenci konumuna düşmek, arkadaşları arasında aptal olarak algılanmak bazıları için oldukça can yakıcı olabilir. Bu izlenimleri yönetmek, diğerlerini manipüle etmek için de kendini sabotaj davranışlarına başvurulur. Bu durumda kişinin kendisiyle ilgili sağlıklı tespitler yapması, başkalarının gözüyle değil de kendi gözüyle kendini değerlendirmesi gereklidir. Diğerlerine güzel görünmek bir başka yazıda detaylarıyla anlatılacaktır. Ama kendini sabotaj davranışından kurtulmak isteyen kişilerin bu yönü de keşfetmesi gereklidir.

Aslında başarı kavramını da yeniden tanımlamak gerekir. Başarı bir şeyler elde etmek midir? Bir şeylere sahip olmak mıdır? Bunlar aslında başarılı bir sürecin sonuçlarıdır. Yani deneme sınavından yüksek net almak başarı değildir. Esas başarı mücadeleye devam etmektir. Kolaylıkla gelmiş yüksek notlar başarı değildir. Gerçek başarı 1’i 2 yapma kararlılığından vazgeçmeden yola devam etmektir. Bu nedenle başarı sonucu elde edilen ünvanlar, ödüller yerine insanların mücadelesi takdir edilmelidir.

Yukarıda yazılan tüm açıklamalar aslında bireyin içsel farkındalığı ile kendisinin de keşfedeceği gerçeklerdir. Her birey özel olduğu gibi de her bireyin kendini aşma süreci kendine özgü ve kişiseldir. Burada önemli olan bireyin kendi içinde kendini gözlemleyen bir aygıt oluşturup herhangi bir yargılama yapmadan, teşebbüste bulunmadan kendini izlemesidir. Kendimizi karşıdan gözlemlemenin yolunu bulduğumuzda kendimize en büyük dostun ve en büyük düşmanın yine kendimiz olduğumuzu fark edeceğiz.

Yorum bırakın

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑