Şimdi şu iki cümle üzerine düşünün:
“Çalışma isteğim yok”
“Geçmişte yaşadığım başarısızlıkların tekrarlanacağı böylece benlik algımın zedeleceği endişesi ve bu karamsar hislerden kurtulmak adına çevremde bana destek sunan kimsenin olmaması sebebiyle ders çalışmak; sonunu bilmediğim bir savaşa girmeye benziyor ve ben bu savaşın zamanını erteleyerek kendimi korumaya çalışıyorum.”
Her iki cümlede ders çalışma pratiğinin hayata geçirilememesiyle ilgili. Cümlelerin mânâsında farklılık olmasına rağmen ifade ediş farklılığının insan üzerine etkisi tamamen farklı. Birinci cümlede duygulardan hiç eser yokken ikinci cümlede endişe, karamsarlık, yalnızlık, korku gibi duygular söz konusu.
İnsanın düşünce ve davranışlarının birçoğu, hissedilen duyguların ürünüdür. Yaşama ilk başladığımız yıllarda fiziksel kısıtlılık nedeniyle davranamayan, beynin fiziksel gelişimi sebebiyle düşünme merkezi zayıf olan insan; duyguları daha şiddetli ve görünür hisseder. Yaşamdaki ilk bağlarımız da duygularımızla oluşur. Daha sonra davranışlarımız ve düşüncelerimiz hissettiğimiz duyguların etrafında şekillenir. Zamanla üst beynin gelişmesi yani düşünce merkezinin gelişmesiyle duygular baskılanır ve fark edilmesi giderek zorlaşır. Ancak duygular bir ağacın kökleri gibi düşüncelerimizin ve davranışlarımızın kaynağı halindedir. İnsanlar, her ne kadar davranışlarında ve iletişiminde düşüncelerinden bahsediyor olsa dahi aslında her davranışın ve düşüncenin duygusal bir zemini vardır.

Duygularının farkında olmayan insan kendine yabancılaşır. Kendisinin bile hayret edeceği davranışları sergiler. Birçok genç, yapılmaması gereken bir davranışı gerçekleştirdiğinde hatta pişman olduğunda sonrasında bunu neden yaptığına kendisinin dahi anlam veremediğini söyler. Bu belirsizliğin insanda ortaya çıkardığı en şiddetli duygu öfke ve asabiyettir. Diğeri ise ketumluk, küntlük veya aleksitimi diye anılan duygu yitimidir.
Ergenlik dönemindeki çoğu bireyin birden bire ortam ve durumdan bağımsızmış gibi görünen bir asabiyete büründüğüne sıkça şahit olursunuz. Yersiz patlamalar, sevdiklerine karşı incitici tavırlar, arkadaşlarına yönelik aşırı uçlu tepkiler, gereksiz kavgalar, zarar verici çıkışlar, kontrolsüz sözcükler sıkça karşılaşılan yaşantılardandır. Bu fevriliğin ve kontrolsüzlüğün sonu pişmanlık olsa dahi neden ortaya çıktığına dair çoğu ergenin farkındalığı yoktur. Aslında en temel sebep ifade edilmemiş, fark edilmemiş, bastırılmış duygulardır.
Duygular suyun altına saklanmış hava balonları gibi yüzeye çıkmak ister. İnsan duygularını her ne kadar gizlese de “ben burdayım” dercesine duygular bir şekilde kendini dışarı atmak ister. Ders esnasında bacağını sürekli sallayan öğrenci “sıkıldım” diyerek cevap verebilir. “Derste anlatılanları anlamıyorum ve anlamadığım için öğretmenim, arkadaşlarım, ailem ve aslında hayattan dışlanacağım edişesi yaşıyorum” diyemez de ayak sallama yoluna gider. Her ne kadar kişi; kendi duygularını bulmasa da duygular tıpkı suyun yüzeyine çıkan hava balonları gibi dışarıya çıkmak için bir yol bulur. Yaşamın zorluklarıyla baş edememe korkusu yoğun uyku problemiyle, sevdiklerini kaybetmeye yönelik yoğun üzüntü saldırganlıkla, hareket alanı daraldığı için hissedilen öfke çekingenlikle, utanç duygusu hiperaktiviteyle yüzeye çıkabilir.
İnsanın, ilişikilerinde sürekli problemler yaşaması, içsel dinginliğe erişememesi, ne yapacağına karar verememesi, hedef seçememesi, sorumluluklarını ertelemesinin temel sebebi aslında fark edilmeyen duygulardır. İnsan, kendi duygularına ne kadar yabancılaşırsa dış dünyaya sunduğu kimlik de bir o kadar tanınmaz hale gelir. Duyguları tanıma becerisi eğer erken yaşlarda geliştirilemezse bu kendine yabancı olma hali ömür boyu sürer. Maalesef çoğu insan duygularını fark edemediği için duygularının esiri bir biçimde kendine yabancı halde yaşar. Bir bedenle binlerce kişilikle yaşamına devam eder.
Duyguların insan üzerine baskısı fazla olsa bile aslında hava balonları gibi yüzeye çıktığı anda etkisi kaybolur. Birçok duygunun doğrudan ifade edilmesi o duyguyu kontrol etmek için yeterlidir. İnsan ilk başta çözümün bu kadar basit olacağına inanmayabilir. Ancak duyguları fark etmek kendini tanımanın en önemli basamaklarındandır. Çözüm basit gibi görünse de çoğu insan basit olmayı beceremez.
Duygusal farkındalığa erişmek ise insanın kendisi üzerine, duyguları, davranışları ve tepkileri üzerine düşünmekten geçer. Bu düşünce turunda bize lazım olan şeyler ise kelimelerdir. Kelime dağarcığı zayıf olan kişilerin öfke ve asabiyete daha yatkın olduğunu görürsünüz. İfade zenginliği olan insanların ise duygularını daha iyi kontrol edebildiği en bariz gerçekliktir. Bu nedenle insanın kendine yabancılaşmayı ortadan kaldırması için duygularını fark etmeyi ve ifade etmeyi öğrenmesi, bunun içinse sahip olduğu kelime sayısını arttırması gerekir.
Şimdi şu cümleye göz atın: “Türev piyasalarında artan likitide, global pazarda işlem gören emtia fiyatları üzerine manipülatif hareketlere ve fiyat dalgalanmalarına sebep olarak gelişmekte olan ülkelerin merkez bankaların serbest sermaye hareketliliği fikrine daha şüpheci yaklaşmasına sebep oluyor”. Cümle Türkçe yazılmasına rağmen, anadilimiz olmasına rağmen ekonomi alanında okur-yazarlığı olmayan kimsenin anlamayacağı türdendir. Çünkü türev piyasa, likitide, emtia, manüplasyon, fiyat dalgalanması, sermaye hareketliliği gibi kavramların bilinmesi gerekiyor. Bu kavramlar bilinmediği için anadilimizde yazılan cümleyi dahi anlamakta zorlanırız.
İşte bunun gibi insanın kendi duygu dünyasını anlaması ve anlatması için kelimelere ihtiyacı vardır. Yazının en başında kurulan iki farklı cümle ifade zenginliğinden daha da öte sorunun esas kaynağını bulmaya yardımcı oluyor. Bazen sorunlarla baş edebilmek için yalnızca tespit yapmak dahi yeterli oluyor.
Tedirgin, kızgın, yalnız, suçlu, neşe, şaşkın, iğrenme,
ürperti, hiddet, hayal kırıklığı, mahcup, yakın, hayret, gına gelme,
panik, haset, ümitsiz, aşağılanmış, hayran, sersem, bezgin,
dehşet, kin dolu, kalbi kırık, pişman, donmuş, bıkmış,
güvensiz, hınç, hüsran, rezil, ferah, inkar, nefret,
telaş, içerleme, dağılmış, dışlanmış, kıvanç-gurur, sarsılmış, antipati,
çekinme, kıskanç, talihsiz, beceriksiz, özlemiş, yönsüz, huylanış,
tereddütlü, gücenmiş, çaresiz, ucube, merak, afallamış, nahoşluk gibi kelimeler bizim duygu dünyamızı aydınlatabilecek kelimelerdir.
Günlük yaşamda kendinizi gözlemleyin. Konuşmalarınızı düşünün. Bu konuşmalar sırasında veya zihninizde geçen düşüncelerde kaç farklı kelimle kullanıyorsunuz? Kullandığınız kelimeler duygularınızı ve gerçek hislerinizi anlatmaya ne kadar yardımcı oluyor? Hislerinizi yeterince ifade edemediğinizde neler hissediyorsunuz?
Rehberlik servisinin bunları konuşabilmek için en ideal yer olduğunu aklından çıkarma.
Yorum bırakın