
Rehberlik servisine gelen bir öğrenci elindeki tercih kılavuzunu masaya bırakıyor ve tek bir cümleyle özetliyor derdini: “Hocam, bu bölümde gelecek var mı?”
Basit bir soru gibi görünüyor. Ama değil. Çünkü bu tek cümlenin içine üç farklı soru sıkıştırılmış durumda — ve öğrenci bunun farkında bile değil. O yüzden ona ne kadar iyi niyetli, ne kadar bilgili bir cevap verirseniz verin, içindeki huzursuzluk geçmiyor. Çünkü siz bir soruya cevap veriyorsunuz, o üç soruya birden cevap arıyor.
Tercih sezonunda öğrencilerin yaptığı en büyük hata bu: birden fazla soruyu tek bir soruymuş gibi ele almak.
Zihnin Karıştığı Yer
Şu soruları art arda düşünün: Bu bölümde gelecek var mı? Mezun olunca işsiz kalır mıyım? Bu bölümü okumak zor mu? Bu üniversiteye gidersem işe girişim kolaylaşır mı? Bu alana ilgim var mı, yoksa sadece puanım mı tuttu?
Bu sorular kulağa aynı konudan geliyor gibi gelse de, aslında üç bambaşka kaynaktan cevap bekliyor. Biri size ait, biri zamana ait, biri de size hiç ait olmayan bir dünyaya — sektöre — ait. Bir insan bu üçünü aynı anda çözmeye çalıştığında yaşadığı şey aslında bir bilgi eksikliği değil, bir bilişsel yük sorunudur. Zihniniz farklı türde üç veri kümesini aynı anda işlemeye çalışır ve sonuç genellikle ya panik ya da erteleme olur. “Karar veremiyorum” diyen çoğu öğrenci aslında “hangi soruya cevap arıyorum” sorusunu hiç netleştirmemiştir.
O yüzden önce bu üç soruyu birbirinden ayırmamız gerekiyor.
Soru 1: İlgim Var mı?
Bu sorunun cevabı sizin dışınızda hiçbir yerde yok. Ne bir öğretmen, ne bir kılavuz, ne bir sıralama tablosu bu soruyu sizin yerinize cevaplayabilir.
Kendinize sormanız gereken sorular şunlar: Hangi konuları konuşurken zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyorsun? Hangi derste zorlandığın halde pes etmek istemiyorsun? Hangi konu hakkında kimse sormadığı halde uzun uzun konuşabiliyorsun?
Burada dikkat edilmesi gereken bir tuzak var: ilgi duymak ile yetenekli olmak aynı şey değildir. Tarihe meraklı olabilirsiniz, tarihsel anlatıları dinlerken heyecanlanabilirsiniz, akranlarınıza göre bilgi birikiminiz de fazla olabilir. Ama bu sizin tarihsel metinleri okuyabildiğiniz, kaynak tarayabildiğiniz, hatalı çıkarımları fark edebildiğiniz anlamına gelmez.
Bir başka örnek verelim: bilişim sistemlerine meraklı olabilirsiniz, ekranın karşısında saatlerce oyalanmaktan keyif alabilirsiniz. Ama bu merak, sizi bilişim sistemlerinde becerikli, yetkin, iş bilen biri yapmaz. Bir alanı kuru kuruya sevmek, o alanda sizi yeterli kılmaz. İlgi sizi bir kapıya götürür; kapıdan içeri girip girmeyeceğinizi, içeride ne kadar yol kat edeceğinizi belirleyen ise bambaşka bir soru, bambaşka bir emektir.
Soru 2: Bu Alan Bana Beceri Kazandırır mı?
İkinci soru artık içgözlemle değil, geçmiş performansla ve dürüst bir öz değerlendirmeyle cevaplanır. İlgi duyduğunuz alanda bugüne kadar ne kadar sabırlı çalıştınız? Zorlandığınızda bıraktınız mı, yoksa devam ettiniz mi? O alanın gerektirdiği disiplin türü (uzun metin okuma, sayısal işlem, laboratuvar sabrı, sahada saatlerce ayakta kalma) sizin bugüne kadarki çalışma alışkanlıklarınızla örtüşüyor mu? Becerinizi geliştirmek için hangi dersleri aldınız? O alanda gerçekten beceri sahibi olan kimlerle birlikte çalıştınız? Size sadece “ilgi duyuyorum” diyen diğer kişilerden farklı olarak somut olarak ne yaptınız? Ne kadar saat eğitim aldınız, ne kadar saat pratik yaptınız?
Burada önemli bir ayrım daha var: ilgi sizi motive eder, ama beceriyi ancak sabır, disiplin ve takip inşa eder. Bir alana duyduğunuz sevgi, o alanda yetkinlik kazanmanız için gereken sıkıcı, tekrarlayan, bazen sizi yoran süreci size bağışlamaz. Onu sadece başlatmanıza yardımcı olur. Bu yüzden ilgi tespiti ile beceri kazanma süreci, birbirinden tamamen bağımsız iki ayrı hikâyedir.
Peki beceri kazandınız, çok iyi bir noktaya geldiniz — bu sizi işe yerleştirir mi? Ne yazık ki hayır. Diyelim ki grafik tasarım alanında gerçekten yeteneklisiniz, göz alıcı, özgün ürünler tasarlıyorsunuz. Ama bu tasarımları hedef kitleyle buluşturamıyor, kendinizi tanıtamıyor, bir müşteriye sunum yapamıyorsanız, elinizdeki beceri parasal bir kazanca dönüşmez. Yani burada ikinci bir dönüşüm problemi karşımıza çıkıyor: ilgiyi beceriye çevirmek başlı başına bir emekti, beceriyi de gelire çevirmek ayrı, kendi kuralları olan bir mücadele alanıdır. Ve bu mücadelenin nasıl yürütüleceği her bölüm, her sektör özelinde başka başka şekiller alır.
Soru 3: Mezun Olunca İş Bulur muyum?
Ve işte asıl kafa karışıklığının kaynağı burası. Çünkü bu soru, öğrencinin kendi iç dünyasında değil, kendisinin dışında, sürekli değişen bir sahada cevap bulur. Sektördeki arz-talep dengesi, atama kriterleri, KPSS gibi mesleğe giriş sınavları, network ilişkileri, staj imkânları, mezunların gerçek iş bulma hikâyeleri — bunların hepsi öğrencinin kendi zihninde değil, o mesleğin içinde yaşayan insanların elinde duran bilgilerdir.
Bir öğrencinin kendi kendine “acaba bu bölümden iş bulur muyum” diye sorup durması, aslında hiç sahip olmadığı bir veriye kendi hayal gücüyle cevap üretmeye çalışmasıdır. Bazı meslekler tamamen sınav performansıyla girilir. Bazılarında kendinizi sunma beceriniz belirleyicidir. Bazılarında ise — kabul etmek zor olsa da — aile bağlantıları, tanıdıklıklar devreye girer: hukuk okuyup ailenin avukatlık bürosunda başlayan, inşaat mühendisliği okuyup ailenin firmasında devam eden pek çok örnek vardır. Bu, sizin ilginiz ya da beceriniz sorusuyla neredeyse hiç ilgili olmayan, tamamen ayrı bir dinamiktir.
Bu yüzden bu soruya cevap ararken tek başınıza düşünmeniz değil, sahadaki biriyle konuşmanız gerekir. O mesleği yapan biri, o bölümden yeni mezun biri, o sektörün insan kaynakları süreçlerini bilen biri.
Sonuç: Aynı Anda Değil, Sırayla
Tercih sürecinde biz aslında bir dönüşüm problemiyle karşı karşıyayız. İlgi alanımızı beceriye dönüştürebilir miyiz? Becerimizi parasal gelir elde eden bir modele dönüştürebilir miyiz? Bu dönüşümler nasıl mümkün olur? Becerimizi parasal gelire dönüştürmek için beceri düzeyi mi önemli yoksa sektörün talebi mi? Asıl sorulması gereken sorular bunlardır.
Tercih listesi hazırlarken kendinize üç ayrı zaman, üç ayrı yöntem ayırmanız gerekiyor:
- İlgi için: Kendinizle baş başa kalın. Hangi konularda zamanın nasıl geçtiğini unuttuğunuzu, hangi zorluklarla uğraşmanın sizin için “yönetilebilir” hissettirdiğini yazılı olarak listeleyin.
- Beceri için: Geçmiş performansınıza dürüstçe bakın. O alanın gerektirdiği çalışma biçimini (okuma, sayısal işlem, sabır isteyen tekrar) bugüne kadar ne kadar sürdürebildiniz?
- İstihdam için: Kendi kendinize sormayı bırakın. O mesleğin içinde en az bir-iki kişiyle konuşun; atama süreçlerini, sektördeki gerçek beklentiyi, network’ün ne kadar belirleyici olduğunu onlardan dinleyin.
Bu üç soruyu tek bir cümlede birleştirip “acaba bu bölüm bana göre mi” diye sormaya devam ettiğiniz sürece, kafanız hep karışık kalacak. Ama her sorunun kendi kapısından, kendi yöntemiyle girdiğinizde, dar bir takvime sıkışan bu büyük karar, birdenbire çok daha yönetilebilir hale geliyor.
Yorum bırakın