
“Bir mesleğim olsa”
“Bir arkadaşım olsa”
“Keşke hayatımda biraz istikrar olsa”
“Başarılar elde etsem”
“Güzel, mutlu, huzurlu günlerim olsa”
Günlük yaşamda kurduğumuz cümlelerin yapılarını biraz inceleyelim. Genellikle “bir şeylere sahip olmayı” hedefleyen cümlelerdir. Yani biz aslında istediğimiz şeye sahip değiliz ve bir yerlerden (artık neredense) onu alıp, ona sahip olacağımıza dair bir inanç var. Zaten yetiştirilme tarzımız da böyle. “Okusun, bir meslek sahibi olsun. Elinde bir zanaatı bulunsun.” der büyüklerimiz.
Sanki hayatımız bir bavulmuş da bu bavula bir şeyler tıkıştırma telaşındayız. “O da olsun bu da olsun” derken sanki oyuncak dükkanına girmiş ve her şeyi talep eden bir çocuk gibi davranıyoruz. Zihnimizdeki kurgu, bir şeylere sahip olarak yaşamımızın daha iyiye gideceği yönünde. Bunun en kaba hali “bir evim olsun, bir arabam olsun, şöyle ayakkabım olsun, böyle telefonum olsun” gibi maddi isteklerimizin olması. Daha fazla şeye sahip olarak, daha mutlu olacağımıza dair bir inanç içindeyiz. Bu görüş bir yerden sonra bizi huzurlu kılacak, bize fayda sağlayacak şeylerin dışarıda olduğu inancını pekiştiriyor. Ancak bu bakış açısı bırakın insanın daha huzurlu bir şekilde yaşamasını aksine insanların kendine yabancılaşmasına sebep oluyor.
Bazen öğrencilerle başarısızlık nedenlerini konuşuyoruz. Öğrencilerin dilinden şöyle bir cümle çıkıyor: “Daha fazla çalışmam lazım.” Evet bu cümle başarılı olmanın temel prensiplerini anlamış olmak için doğru. Ama bu cümle öğrencinin zihnini de ortaya döküyor. Bu cümleden kastedilen diğer bir anlam ise şu: “Çalışma davranışına sahip olmam lazım.” Kişisel tecrübelerim de genelde şu yöndedir: Çalışma davranışının sahip olunacak bir özellik olduğunu düşünenler asla çalışkan olamıyorlar. Çünkü bu, aslında kişinin dışarıdan bir şeyler beklediğini gösteriyor.
İnsanlar ne yapması gerektiği ile ilgili daha doğrusu hangi davranışa sahip olmasıyla ilgili bir sürü cümle sayabiliyor ama “şöyle olmalıyım” gibi cümleleri neredeyse hiç kuramıyor. Çünkü bir şey olmak, bir şeye sahip olmaktan daha meşakkatli. “Çalışkan olmak” ile “çalışma davranışına sahip olmak” arasındaki farkı ayırt etmeye başladığımızda kendimizi tanıma yolculuğuna kapı aralanıyor. Siz bugün 3 saat boyunca odanıza kapanıp bir derse çalışıyorsanız, o gün çalışmış oluyorsunuz. Ama her gün bunu yapıyorsanız çalışkan olmuş oluyorsunuz.
Okul ortamı insanın yeterliliklerinin ve yetkinliklerinin şiddetli bir şekilde sorgulandığı nadide yerlerden birisi. Ancak okulda yapılan sınavların mahiyetinin pek de anlaşıldığı kanaatinde değilim. Matematik sınavı aslında matematik alanında ne kadar bilgiye sahip olduğunuzu değil; matematik karşısında ne olduğunuzu gösteriyor. Sabırsız, kararsız, çekingen, unutkan, hırslı, karamsar, gayretli, disiplinli bir kişi olup olmadığınız aslında ortaya çıkıyor.

Yüksek notlara sahip olarak başarılı bir insan olacağımıza dair batıl bir yaklaşım var. Bir kişi kopya çekerek de yüksek nota sahip olabilir. Yaşamın bir noktasında nelere sahip olduğumuzun değil de ne olduğumuzun daha önemli olduğunu fark ediyoruz. Umarım bunu fark ettiğimizde geç kalmışlık duygusunu da beraberinde yaşamayız.
İnsan, yaşamını doldurulması gereken boş bir bavul olarak gördüğü sürece o bavul hiç bir zaman dolmayacak. Daha doğrusu insandaki o boşluk hissi hiç bir zaman gitmeyecek. Aslında burada kabul edilmesi gereken temel prensip insanın içindeki bu boşluk duygusunun bir şeylere sahip olarak değil de var olan halini dönüştürerek giderilebileceği gerçeğidir.
Bir tohum düşünün. Bu tohumun bir fidan olması, bir ağaç olması ve günün sonunda meyve vermesi için herhangi bir şeye sahip olmasına gerek yok. Sadece dönüşmesi gerekiyor. Bu tohum etkileşimde olduğu şeylere yani toprağa, suya, minerale, güneş ışığına “sahip olarak” meyve vermiyor. Yalnızca büyüme evresinin gerekli dönemlerinde bunlarla ilişkiye giriyor ve bunları kendi bünyesinde dönüştürüyor.
Hayatımızda “sahip olduğumuzu zannettiğimiz” şeyler de aslında bu tohum örneğindeki gibi. Bir fidan güneş ışınlarıyla ilişkiye girebilir ama güneş ışığının sahibi olmaz. Bizler yaşamımızda arkadaşlıklar kurabiliriz ama o arkadaşlıklara sahip olamayız. Tıpkı güneşin ağacı beslediği veya zarar verdiği gibi arkadaşlarımız da yaşamımızı bir şekilde etkileyerek var olmaya devam ederiz.
Bir yakut taşını düşünün. Kırmızılığı ile göz kamaştırır. Siz herhangi bir taşı kırmızıya boyayarak sahte yakutlar yapabilirsiniz. Ama ilk yağmurda o kırmızı boya akıp gidecektir. İşte bunun gibi insan bazı kişilik özelliklerine sahip olmayı isterse bir gün ona sahip olur ama geldiği gibi de o özellikler gider. Ama bir kişilik olmayı başarabilirse o kişilik yaşam boyu onunla gelir.
Yani kendimizi bir renge boyamayı bırakıp o renk olmaya inanan biri olmamız gerekiyor. Disiplinli davranmak yerine disiplinli olmak, kibarlık yapmak yerine kibar olmak, dürüst konuşmak yerine dürüst olmak, iyilik yapmak yerine iyi olmak, bilgiye sahip olmak yerine bilgili olmak, mutlu günlere sahip olmak yerine mutlu olmak, bir mesleğe sahip olmak yerine bir mesleği yapmak, başarılara sahip olmak yerine başarılı olmak…

Bize ait olmayan renklerden arınıp kendi rengimiz olmak ümidiyle…
Yorum bırakın